Bazı insanlar için bir eşyayı atmak, yalnızca fiziksel bir ayrılıktan ibaret değildir — geçmişle, bir anıyla, hatta bir duyguyla vedalaşmak anlamına gelir. Dolabın köşesinde yıllardır duran bir gömlek, eski bir bilet ya da kullanılmayan bir fincan… Aslında “eşya” değil, hatıraların sessiz taşıyıcılarıdır. Bu yüzden kişi, onları elden çıkarırken sanki kendinden bir parçayı kaybediyormuş gibi hisseder.
Psikolojik literatürde bu durum “eşya atamama hastalığı” olarak tanımlanır. Görünürde düzenli bir ev, tertipli dolaplar olsa da, iç dünyada yoğun bir bağlanma ve kontrol ihtiyacı vardır. American Psychiatric Association’ın 2013 tarihli DSM-5 tanı kriterlerine göre, biriktiricilik bozukluğu yaşayan bireylerin %80–90’ında “aşırı edinim” davranışı (gereksiz nesneleri satın alma veya ücretsiz eşya biriktirme) görülür. Aynı araştırmada, hastaların %86’sında kompulsif satın alma veya bedava eşya toplama gibi dürtü kontrolü sorunları da tespit edilmiştir (Kaynak: ncbi.nlm.nih.gov).
Ancak her biriktirme davranışı klinik düzeyde değildir. Bazı insanlar için bu durum, duygusal bir savunma mekanizmasıdır: geçmişi kontrol altında tutma, kaybı önleme, ya da yalnızlık duygusunu eşyalar aracılığıyla telafi etme çabası. İşte bu noktada mesele “eşya” değil, insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkidir.
Levent’teki kliniğimde çalıştığım danışanlarda bu tabloya sıkça rastlıyorum. Kimi zaman kaybedilen bir yakının ardından dolaplar boşaltılamaz; kimi zaman “belki lazım olur” düşüncesi, kontrol edilemeyen bir güvensizliğin ifadesidir. Psikanalitik açıdan bakıldığında, kişi bilinçdışı düzeyde eşyalar aracılığıyla hem geçmişine hem de benliğine tutunmaya çalışır.
Eşya Atamama Hastalığı Nedir?
Eşya atamama hastalığı, kişinin artık kullanmadığı, işlevini yitirmiş ya da duygusal değeri dışında bir anlam taşımayan eşyaları elden çıkaramama durumudur. Bu kişiler için bir eşyayı “çöpe atmak” yalnızca bir temizlik ya da düzen eylemi değildir; kayıp, suçluluk veya pişmanlık gibi yoğun duyguları tetikleyen bir süreçtir. Dolayısıyla mesele, nesnenin kendisinden çok, o nesnenin temsil ettiği anlam üzerinedir.
Görünürde istifçilikle benzerlik taşısa da, eşya atamama hastalığı kompulsif biriktirmeden önemli ölçüde farklıdır.
- İstifçilik (dispozofobi), kontrolsüz biçimde eşya edinme ve biriktirme davranışıyla karakterizedir; kişi yaşam alanını neredeyse kullanılamaz hale getirir.
- Eşya atamama davranışı ise genellikle “temiz” evlerde, düzenli dolapların içinde sessizce yaşanır. Burada kişi, eşyaları rastgele biriktirmez; tam tersine, onları koruma, saklama ve kaybetmeme üzerine yoğunlaşır. Yani davranışın kökeninde duygusal bağlanma ve kontrol ihtiyacı yatar.
Bu davranış psikolojik bir boyuta ulaştığında, kişi eşyaları attığında yoğun kaygı, suçluluk veya boşluk hissi yaşar. Bazı danışanlarım, “Onu atarsam sanki o dönemi, o insanı da kaybedeceğim” der. İşte bu noktada davranış, yalnızca alışkanlık olmaktan çıkar; kişinin geçmişle ilişkisini düzenleme biçimine dönüşür.
Psikanalitik açıdan, eşya atamama davranışı çoğu zaman kaybetme korkusunun ve yetersizlik duygusunun dışavurumudur. Nesneler, kişi için bir tür “psikolojik sigorta” görevi görür: geçmişin, sevginin, hatta kimliğin bir uzantısı haline gelir. Bu yüzden terapi sürecinde, eşyayı değil; eşyaya yüklenen anlamı anlamak esastır.
Eşya Atamama Hastalığı Neden Olur?
Eşya atamama hastalığının kökeni, yalnızca “eşyalara fazla değer vermek”le açıklanamaz. Bu davranışın ardında çoğu zaman kaybetme korkusu, kontrol ihtiyacı ve geçmişle kurulan derin bir duygusal bağ yatar. Kişi, nesneleri yalnızca saklamaz; onlar aracılığıyla kendi yaşam öyküsünü, ilişkilerini ve duygusal bütünlüğünü korumaya çalışır. Psikanalitik bakış açısına göre, bu tutunma davranışı bilinçdışı düzeyde “kaybolanı telafi etme” çabasıdır — bir anlamda nesneler, duygusal boşlukların yerine konulan sembolik temsillerdir.
Bu davranışın gelişiminde en sık karşılaşılan psikolojik nedenler şunlardır:
- Kaybetme korkusu ve kontrol ihtiyacı:
Eşyalar, kişinin çevresi üzerindeki kontrolünü simgeler. Bir şeyi atmak, belirsizliğe adım atmaktır; bu da kaygı yaratır. Kimi zaman kişi, eşyaları koruyarak hayatındaki kayıpları “durdurduğunu” hisseder. - Geçmişe bağlılık ve nostalji:
Bazı insanlar için eşyalar, geçmişin dokusunu taşır. Bir fotoğraf, bir kıyafet ya da bir defter — “o zaman”ın duygusunu canlı tutar. Bu nedenle, eşyayı atmak bir dönemi silmek gibi hissedilir. - Çocukluk döneminde duygusal eksiklikler:
Çocuklukta güvenli bağlanma kuramayan bireylerde, nesneler ilerleyen yaşlarda duygusal bir “güven nesnesi” haline gelebilir. Sevgi ya da ilgi eksikliğinin yerini zamanla eşyalar alabilir. - Ailede benzer davranış örüntüleri:
Biriktirme veya atamama davranışı, aile içinde model alınabilir. Ebeveynin “Bir gün lazım olur” tutumu, çocuk için öğrenilmiş bir davranış biçimine dönüşebilir.
Klinik gözlemlerimde, eşya atamama davranışının çoğu zaman duygusal düzenleme biçimi olarak geliştiğini görüyorum. Yani kişi, kaygısını nesneleri saklayarak kontrol eder. Ancak bu kontrol, uzun vadede özgürleştirmek yerine daha fazla sıkışmışlık yaratır — hem zihinsel hem de duygusal anlamda.
Eşya Atamama Davranışının Psikanalitik Yorumu
Eşya atamama davranışı, psikanalitik açıdan yalnızca bir “alışkanlık” değil, benliğin korunma biçimlerinden biridir. Kişi, nesneler aracılığıyla geçmişteki ilişkilerini, kayıplarını ve bastırılmış duygularını yeniden yaşar. Bu nedenle terapi sürecinde amaç, “neden bu eşyayı atamıyorum?” sorusundan çok, “bu eşya benim için neyi temsil ediyor?” sorusuna yanıt bulmaktır.
Nesne ilişkileri kuramına göre her insan, yaşamının erken dönemlerinde kendine bakım veren figürlerle duygusal bağlar kurar. Bu “ilk nesne ilişkileri”, ilerleyen yaşlarda dış dünyaya ve diğer insanlara nasıl bağlanacağımızı belirler. Ancak eğer bu bağlar kırılmış, travmatize olmuş ya da eksik kalmışsa, kişi duygusal yatırımını insanlardan nesnelere yöneltebilir. Eşya, o zaman bir “koruyucu nesne” haline gelir.
Bu duruma psikanalitik literatürde sıkça rastlanır: kişi, sevgi nesnesini kaybettiğinde, o boşluğu bir eşya üzerinden doldurmaya çalışır. Dolayısıyla kaybın sembolik telafisi, eşyaya yüklenen anlamda görünür hale gelir.
- Nesneye duygusal yatırım:
Eşya, yalnızca bir “şey” değildir; sevgi, güven veya hatırlanma ihtiyacının taşıyıcısıdır. Kişi, bir fincanda annesinin şefkatini, bir defterde gençliğini, bir koltukta huzuru saklıyor olabilir. - Kayıp, yas ve bastırılmış duygular:
Kayıplar yaşandığında, yas süreci tamamlanamazsa duygular nesnelere yönelir. Eşya atamama davranışı, “yasın donmuş hali” gibi düşünülebilir. Kişi, eşyaları koruyarak kaybın acısını dondurur. - Benliğin uzantısı haline gelen eşyalar:
Bazı bireylerde eşyalar, kimliğin bir parçasına dönüşür. Onları atmak, benliğin bir kısmını kaybetmek gibi hissedilir. Bu durum, kişinin içsel sınırlarının belirsizleştiğini ve “ben” ile “nesne” arasındaki çizginin silikleştiğini gösterir.
Araştırmalar, bu tür duygusal bağlanmaların yalnızca obsesif veya kompulsif eğilimlerle açıklanamayacağını; sıklıkla travmatik yaşantılarla ilişkili olduğunu göstermektedir. Nitekim yapılan çalışmalarda, biriktiricilik bozukluğu vakalarının yaklaşık %23’ünde Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) eş tanısı bulunduğu bildirilmiştir
Psikanalitik açıdan bakıldığında, bu oran şaşırtıcı değildir. Çünkü kişi, eşyalarına tutunarak kaybın ve travmanın tekrarını engellemeye çalışır — ancak bu tutunma, iyileştirici değil, donuklaştırıcı bir savunmaya dönüşür. Terapi süreci, bu donukluğu çözerek eşyalar yerine duygularla temas kurmayı hedefler.
Tedavi Süreci ve Ne Zaman Profesyonel Destek Alınmalı?
Eşya atamama davranışı genellikle uzun yıllar fark edilmeden devam eder. Kişi, bu davranışı “düzenli olmak” ya da “anlamlı şeyleri korumak” şeklinde rasyonelleştirebilir. Ancak bir noktadan sonra bu tutunma, içsel bir yük haline gelir. İşte terapi, bu yükün anlamını çözmek ve kişiyle eşyaları arasındaki duygusal bağı dönüştürmek için devreye girer.
Psikanalitik terapide amaç, kişinin eşyalarla kurduğu sembolik ilişkiyi anlamaktır. Eşyalar çoğu zaman geçmişte yaşanan kayıpların, yalnızlıkların veya bastırılmış duyguların taşıyıcısıdır. Bu nedenle tedavi süreci, “atamamak” yerine “vedalaşmayı öğrenmek” üzerine kuruludur. Kişi, eşyalarıyla değil, eşyaların temsil ettiği duygularla yüzleşir. Bu farkındalık, hem içsel özgürleşmeyi hem de gerçek anlamda sadeleşmeyi beraberinde getirir.
Terapide şu süreçler ön plana çıkar:
- Psikanalitik keşif: Eşyalarla kurulan bağın kökeninde hangi duyguların, hangi kayıpların ya da hangi çocukluk deneyimlerinin yer aldığını anlamak.
- Duygusal boşlukla temas: Eşyalar aracılığıyla bastırılmış duyguların güvenli bir ortamda konuşulması.
- Sembolik vedalaşma: Her nesnenin bir anlamı olduğunu kabul ederek, o anlamla yüzleşmeyi öğrenmek.
- Davranışsal yeniden yapılandırma: Eşyaları atma eylemini değil, kaybetme duygusuyla başa çıkma becerilerini güçlendirmek.
Bu davranış biçimi bazen sessiz ilerlese de, bazı durumlarda profesyonel destek almak gerekir. Özellikle aşağıdaki belirtiler varsa, bir uzmandan yardım almak önemlidir:
- Eşya atma fikri yoğun kaygı, panik veya suçluluk yaratıyorsa,
- Günlük yaşam düzeni veya ilişkiler bu davranıştan etkilenmeye başladıysa,
- Eşyalar üzerinden kontrol kaybı, öfke veya gerilim hissediliyorsa,
- Eşyalar atıldığında boşluk ya da kimlik bunalımı hissi oluşuyorsa.
Levent’teki kliniğimde yürüttüğüm psikanalitik terapi süreçlerinde, bu davranışın ardındaki anlamı çözümlemek çoğu zaman “eşyalarla değil, duygularla vedalaşma” sürecine dönüşür. Çünkü kişi eşyaları bıraktığında, aslında geçmişin ağırlığından da yavaş yavaş özgürleşmeye başlar.
Eşya Atamama Hastalığı ile İlgili Sık Sorulan Sorular
1. Eşya atamama hastalığı istifçilikle aynı şey midir?
Hayır, bu iki durum birbirine benzer görünse de temelde farklıdır. İstifçilik kontrolsüz biçimde eşya edinme ve yaşam alanını kullanılamaz hale getirme eğilimiyle seyreder. Eşya atamama hastalığı ise daha çok duygusal bağlanma ve kaybetme korkusuyla ilgilidir. Kişi eşyaları rastgele toplamaz; onları geçmişle ya da sevdikleriyle bağ kurmanın bir yolu olarak saklar. Yani burada mesele düzen değil, duygusal anlamdır.
2. Eşya atamama hastalığı genetik midir yoksa sonradan mı gelişir?
Kısmen genetik eğilim rol oynayabilir, ancak asıl belirleyici olan çevresel ve duygusal faktörlerdir. Özellikle çocuklukta yaşanan kayıp, ihmal veya duygusal yoksunluk gibi deneyimler, ilerleyen dönemde nesnelere tutunma davranışını tetikleyebilir. Aile içinde benzer örüntüler gözlemlenmişse, bu davranış öğrenilmiş bir model haline gelebilir. Yani kalıtımsal olmaktan çok, duygusal aktarım yoluyla nesiller arası devam eden bir örüntüdür.
3. Eşya atamama hastalığı nasıl tedavi edilir?
Tedavi sürecinde amaç, eşyaları atmaya zorlamak değil, kişinin onlara yüklediği anlamı keşfetmesine yardımcı olmaktır. Psikanalitik terapi, bu duygusal bağların kökenini anlamak için en etkili yaklaşımlardan biridir. Gerektiğinde bilişsel davranışçı tekniklerle davranışsal adımlar da desteklenir; örneğin sembolik vedalaşma egzersizleri gibi. Terapi ilerledikçe kişi, “biriktirmeyi bırakmak” yerine “vedalaşmayı öğrenmeyi” hedefler.
4. Bu hastalık depresyon veya kaygı bozukluğu ile ilişkili midir?
Evet. Eşya atamama davranışı çoğu zaman anksiyete, depresyon veya obsesif-kompulsif eğilimlerle birlikte görülür. Bazı bireylerde eşyalar, duygusal boşluğu dolduran bir savunma mekanizması gibi çalışır. Araştırmalar, biriktiricilik bozukluğu vakalarının yaklaşık %23’ünde Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) eş tanısı bulunduğunu göstermektedir. Bu da davranışın derininde bastırılmış kayıp ve travma deneyimlerinin sıklıkla yer aldığını düşündürür.
5. Yakınım bu davranışı sergiliyorsa nasıl yaklaşmalıyım?
Zorla eşya attırmak, kişide yalnızca daha fazla suçluluk ve savunma yaratır. En sağlıklı yaklaşım, duygularını anlamaya çalışmak ve eleştirmeden dinlemektir. Bu davranışın ardında bir “inat” değil, genellikle bir “korku” vardır. Dolayısıyla, onu ikna etmeye çalışmaktan çok, bir uzmandan destek alması için yumuşak bir biçimde teşvik etmek en etkili yoldur. Terapiyle birlikte bu döngü kırılabilir ve kişi, eşyalarına yüklediği anlamı yeniden tanımlayabilir.
