Yetişkin

Psikolojik Kırılganlık: Nedir, Neden Olur ve Aşırı Kırılganlık Nasıl Yenilir?

psikolojik-kirilganlik-nedir-neden-olur

Bazı insanlar için bir bakış, yarım kalmış bir cümle ya da masum görünen bir eleştiri günlerce zihinde döner.
“Her şeyi kişisel algılıyorum”, “En ufak söz bile canımı yakıyor” diyen birçok yetişkin, aslında yaşadığı bu durumu bir hassasiyet fazlalığı ya da kişisel bir kusur gibi görmeye başlar. Oysa çoğu zaman ortada bir zayıflık değil, anlamı olan bir ruhsal yapı vardır. Kırılganlık dediğimiz şey, sadece bugünkü olaylarla ilgili değildir; geçmiş ilişkilerden, görülme ve sevilme deneyimlerinden izler taşır.

Gündelik hayatta psikolojik kırılganlık; eleştiri karşısında hızla geri çekilme, reddedildiğini hissetme, ilişkilerde “fazla çabuk incinme” hali olarak kendini gösterebilir. Kimi zaman kişi dışarıdan “alıngan” olarak etiketlenir; kimi zaman da kendine yönelttiği şu soru büyür: “Bende bir sorun mu var?” Bu sorunun kendisi bile, çoğu zaman derin bir değersizlik kaygısının ve sevgi kaybı korkusunun işaretidir.

Ben Klinik Psikolog ve Psikoterapist Halil İbrahim Yalçın. Gençler ve yetişkinlerle, psikanalitik bakış açısıyla çalışıyorum. Bu yazıda psikolojik kırılganlığı; hızlı tanımlarla geçiştirilen bir kişilik özelliği olarak değil, gelişimsel ve ilişkisel kökenleri olan bir ruhsal hassasiyet olarak ele alacağım. Amacım, “neden böyleyim?” sorusunu bastırmak ya da susturmak değil; bu sorunun hangi duygusal yerden doğduğunu birlikte anlamaya davet etmek.

Psikolojik Kırılganlık Nedir?

Psikolojik kırılganlık, kişinin duygusal uyaranlara karşı olağandan daha hassas tepki vermesiyle kendini gösteren bir ruhsal durumdur. Bu hassasiyet; söylenen sözlerin içeriğinden çok, nasıl söylendiğine, hatta bazen hiç söylenmeyene odaklanır. Küçük bir eleştiri, kısa bir sessizlik ya da beklenen bir mesajın gelmemesi, kişide orantısız bir incinme ve içe çekilme tepkisi yaratabilir. Dışarıdan bakıldığında bu durum “abartılı” gibi algılansa da, kişinin iç dünyasında oldukça gerçek ve yoğun yaşanır.

Psikanalitik açıdan bakıldığında kırılganlık, bugünkü olaylara verilen anlık bir tepki değil; geçmiş ilişkilerden taşınan duygusal izlerin harekete geçmesidir. Özellikle eleştiri, reddedilme ya da duygusal mesafe, kişide yalnızca o ana ait bir rahatsızlık yaratmaz; daha eski bir incinmişlik alanını tetikler. Bu tetiklenme çoğu zaman, kişinin idealize ettiği benlik imajının zedelenmesiyle ilişkilidir. Narsisistik yaralanma olarak adlandırılan bu durum, “olduğum halimle değerliyim” duygusunun sarsılmasıyla birlikte yoğun bir utanç ve buna eşlik eden öfke doğurur. Kırılganlık, bu utanç ve öfkenin doğrudan ifade edilemediği durumlarda, incinme ve geri çekilme şeklinde ortaya çıkar.

Bu nedenle psikolojik kırılganlık yaşayan bireyler için eleştiri, yalnızca bir geri bildirim değildir; sevginin geri çekileceği korkusunu da beraberinde getirir. Reddedilme ihtimali, sadece bir ilişki kaybı olarak değil, benliğe yönelmiş bir tehdit gibi algılanır. Mesafe arttığında ya da karşı taraf duygusal olarak geri çekildiğinde, kişi bunu çoğu zaman “yeterli değilim”, “değerim yok” şeklinde içselleştirir. Tepkinin yoğunluğu, yaşanan durumdan çok, dokunulan bu kırılgan narsisistik alana aittir.

Kırılganlık yaşayan kişilerde sıkça görülen bir diğer dinamik, yansıtmalı özdeşim yoluyla işler. Kişi, kendi içinde taşıdığı değersizlik, yetersizlik ya da sevilmezlik duygusunu fark etmekte zorlandığında, bu duyguyu ilişki içinde karşısındakine yükler. Böylece karşı taraf “yeterince anlayan”, “yeterince seven” ya da “yeterince özenli” olmayan biri olarak deneyimlenir. Küsmek, geri çekilmek ya da sessiz kalmak, bu noktada yalnızca bir kırgınlık ifadesi değil; karşı tarafı suçlayan ve aynı zamanda cezalandıran bilinçdışı bir ilişki kurma biçimi haline gelir.

İlişkiler düzeyinde bakıldığında, psikolojik kırılganlık çoğu zaman idealizasyon ve devalüasyon döngüsüyle birlikte seyreder. İlişkinin başında karşı taraf yoğun biçimde yüceltilir; görülme ve onaylanma ihtiyacını karşılayan bir “ideal nesne” olarak konumlandırılır. Ancak en küçük hayal kırıklığında bu ideal imaj hızla çöker ve yerini değersizleştirmeye bırakır. Bu ani geçişler, karşı tarafın gerçek özelliklerinden çok, kişinin kendi kırılgan benlik algısının korunma çabasıyla ilişkilidir.

Toplumsal düzeyde ise kırılganlık kimi zaman “hassas ruh”, “ince kalplilik” ya da “derinlik” söylemleriyle romantize edilir. Bu söylem, ilk bakışta koruyucu gibi görünse de, bazı durumlarda kırılganlığı anlamaktan çok onu rasyonalize eden bir savunma işlevi görebilir. Kırılganlık, burada temas kurmanın riskinden kaçınmak için kullanılan bir kalkan haline gelir: “Ben böyleyim” ifadesi, değişime değil geri çekilmeye hizmet eder. Oysa psikanalitik bakışta mesele, hassasiyeti inkâr etmek değil; bu hassasiyetin hangi duygusal yaralanmadan beslendiğini anlayabilmektir.

Kısacası psikolojik kırılganlık, kişinin “ince ruhlu” olmasından değil; ruhsal yapının bazı temas noktalarının fazlasıyla açıkta olmasından kaynaklanır. Bu açıklık, çoğu zaman bir zayıflık değil; erken dönem ilişkilerde yeterince korunamayan, tutulamayan ve söze dökülemeyen duygusal alanların bugüne taşınmış halidir. Anlaşıldığında ise, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkiyi dönüştürebilecek güçlü bir içgörü alanına dönüşebilir.

Psikolojik Kırılganlık Neden Olur?

Psikolojik kırılganlık çoğu zaman “sonradan olmuş” bir durum gibi yaşanır. Kişi bugünkü ilişkilerine, iş hayatına ya da yakın çevresine bakar ve “Eskiden böyle değildim” diye düşünür. Oysa psikanalitik bakışta kırılganlık, tek bir olayın sonucu değil; zaman içinde şekillenen bir duygusal yapılanmadır. Bugünkü tepkilerin arkasında, çoğu zaman çok daha erken dönemlere uzanan deneyimler vardır.

Bu noktada şunu vurgulamak önemli: Ruhsal hassasiyetin artması, yalnızca bireysel bir mesele değildir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre bugün dünyada her 8 kişiden 1’i bir ruhsal sorunla yaşamaktadır; pandemi sonrası dönemde kaygı ve depresyon vakalarında %25’in üzerinde artış görülmüştür. Türkiye’de ise ruh sağlığı, insanların en çok endişe duyduğu sağlık alanlarının başında gelmektedir. Bu tablo, kırılganlığın “istisnai” değil, çağın ruhuyla da ilişkili yaygın bir deneyim olduğunu gösterir.

Psikolojik kırılganlığın kökeninde sıklıkla şu dinamikler yer alır:

  • Çocuklukta duygusal olarak yeterince görülmeme : Çocukluk döneminde fiziksel ihtiyaçlar karşılanmış olabilir; ancak duyguların fark edilmemesi, anlaşılmaması ya da adlandırılmaması, çocukta derin bir boşluk hissi bırakır. Psikanalitik açıdan bu durum, “ben olduğum halimle görülmüyorum” deneyimi olarak içselleşir. Yetişkinlikte kişi, en küçük geri bildirimde bile bu eski eksikliği yeniden yaşar; incinme bugüne değil, geçmişe aittir.
  • Aşırı eleştirel ya da tutarsız bakım veren ilişkileri : Sevginin koşullu olduğu, başarıya ya da uyuma bağlandığı aile ortamlarında çocuk, kendini sürekli ayarlamak zorunda hisseder. Bazen çok övülen, bazen sert biçimde eleştirilen çocuk, duygusal olarak neye güveneceğini bilemez. Bu tutarsızlık, yetişkinlikte eleştiriye karşı aşırı hassasiyet olarak geri döner. Çünkü eleştiri, yalnızca bir geri bildirim değil; “Sevgi şimdi geri mi çekiliyor?” sorusunu da beraberinde getirir.
  • Sevgi kaybı korkusu ve değersizlik teması : Psikolojik kırılganlığın merkezinde çoğu zaman açıkça ifade edilmeyen bir korku vardır: sevgi kaybı. Kişi bunu bilinç düzeyinde fark etmese bile, ilişkilerde mesafe oluştuğunda ya da karşı taraf geri çekildiğinde hızla değersizlik duygusuna sürüklenir. Bu nedenle tepki, yaşanan duruma göre değil; kaybedilecek olana göre şekillenir. Mantıkla “abartma” denildiğinde yatışmamasının nedeni de budur; çünkü mesele düşünce değil, duygusal temastır.

Kısacası psikolojik kırılganlık, bugünün ilişkilerinde ortaya çıkan bir sorun gibi görünse de; kökleri erken bağlanma deneyimlerine, eleştiriyle kurulan ilişkilere ve sevginin sürekliliğine dair içsel belirsizliklere uzanır. Bu nedenle onu anlamak, yalnızca bugünü düzeltmek değil; geçmişten bugüne taşınan duygusal yükü fark etmeyi gerektirir.

Alınganlık ile Psikolojik Kırılganlık Aynı Şey mi?

Gündelik dilde en sık karşılaşılan etiketlerden biri “alınganlık”tır. Kişi bir şeye üzülür, geri çekilir ya da sessizleşir; çevresi bunu çoğu zaman “çok alıngan” diyerek açıklar. Oysa psikanalitik bakış açısından alınganlık, başlı başına bir özellikten çok, daha derinde işleyen bir ruhsal sürecin görünen yüzüdür. Yani alınganlık, psikolojik kırılganlığın kendisi değil; çoğu zaman onun sonucudur.

Alıngan tepkiler genellikle ani ve yoğun görünür. Küçük bir söz büyür, masum bir şaka can yakıcı hale gelir. Ancak bu tepkinin hedefi çoğu zaman söylenen söz değildir. Alınganlık, kişinin içinde zaten var olan bir incinmişliğin dışarıya sızma biçimidir. Psikanalitik olarak baktığımızda burada, geçmişte yeterince ifade edilememiş ya da tutulamamış bir duygunun gecikmiş dışavurumu söz konusudur. Kişi bugünkü durumda incinmez; bugünkü durum, eski bir yarayı yeniden harekete geçirir.

Bu noktada bastırılmış incinmişlik kavramı önem kazanır. Çocuklukta ya da erken ilişkilerde “üzülme”, “abartıyorsun” ya da “buna alınacak ne var” gibi tepkilerle karşılaşan birey, zamanla incinmesini bastırmayı öğrenir. Duygu ortadan kaybolmaz; yalnızca ifade kanalı değişir. Yetişkinlikte bu bastırılmış incinmişlik, alınganlık şeklinde ortaya çıkar. Tepki çoğu zaman orantısız gibi görünür, çünkü bugünkü yaşantı geçmişte tutulamamış duygularla birleşmiştir.

Bu yüzden alınganlık, çoğu zaman kişinin bilinçli olarak seçtiği bir davranış değildir. Aksine, kişinin kendini korumak için geliştirdiği bir savunma biçimidir. Geri çekilmek, küsmek ya da ilişkiyi askıya almak; incinmenin doğrudan ifade edilemediği durumlarda benliğin kendini kollama çabasıdır. Ancak bu savunma, uzun vadede ilişkileri zorlaştırır ve kişinin “neden hep böyle oluyor?” sorusunu daha da derinleştirir.

Özetle, alınganlık ile psikolojik kırılganlık aynı şey değildir. Alınganlık görünen tepkidir; psikolojik kırılganlık ise bu tepkinin beslendiği duygusal zemindir. Bu zemin anlaşılmadan, yalnızca davranışı düzeltmeye çalışmak çoğu zaman işe yaramaz. Çünkü sorun, dışarıda değil; içerde, temas edildiğinde acıtan o hassas noktadadır.

Aşırı Kırılganlık Neden “Geçmiyor”?

Psikolojik kırılganlık yaşayan birçok kişi, çevresinden benzer cümleleri defalarca duyar: “Böyle düşünme”, “Kafana takma”, “Abartıyorsun”. Hatta kişi bu telkinleri zamanla kendi kendine de söylemeye başlar. Buna rağmen kırılganlık azalmaz; bazen tam tersine daha da derinleşir. Bunun nedeni, meselenin düşünceyle değil, duygusal hafızayla ilgili olmasıdır. Psikanalitik açıdan kırılganlık, mantıkla ikna edilebilen bir durum değil; deneyimle şekillenmiş bir ruhsal organizasyondur.

“Böyle düşünme” telkinleri, sorunu zihinsel düzeyde ele alır. Oysa aşırı kırılganlık, çoğu zaman bilinçdışı düzeyde işler. Kişi, bugünkü olayın neden bu kadar canını yaktığını anlamakta zorlanır; çünkü incinmenin kaynağı bugünkü ilişkiyle sınırlı değildir. Duygu, geçmişte benzer biçimde yaşanmış ve yeterince işlenmemiş deneyimlerle birleşmiştir. Bu nedenle düşünce değişse bile, duygu aynı yerden tetiklenmeye devam eder.

Bu noktada bilinçdışı savunmalar devreye girer. Psikanalitik bakışta savunmalar, kişinin zayıflığı değil; ruhsal bütünlüğünü koruma çabasıdır. Aşırı kırılganlıkta sıkça gözlenen savunmaların önemli bir kısmı, regresyon (gerileme) ile ilişkilidir. Regresyon, kişinin duygusal olarak baş edemediği bir durumda, daha erken bir gelişim döneminin ilişki kurma biçimine geri dönmesidir.

Yetişkin bir bireyin, bir eleştiri karşısında aniden küsmesi, içine kapanması ya da tamamen geri çekilmesi; o anki yaşına ve ruhsal kapasitesine uygun bir tepki değildir. Bu tür anlarda kişi, farkında olmadan yetişkin konumundan çıkar ve çocuklukta öğrendiği baş etme yollarına geri döner. Eleştiri artık bir geri bildirim değil; çocuklukta yaşanmış bir kırılma anının duygusal eşleniği haline gelir.

Aşırı kırılganlıkta sıkça görülen savunmalar bu gerileme zemininde şekillenir:

Geri çekilme: Kişi incindiğini ifade etmek yerine duygusal olarak uzaklaşır. Bu uzaklaşma, yetişkin bir mesafe ayarlamasından çok, “beni inciten dünyadan saklanma” ihtiyacını yansıtır. Regresif düzeyde bu, çocuğun kendini odasına kapatmasına benzer bir korunma biçimidir.

Küsmek: Küsmek çoğu zaman pasif bir öfke ve görülme arzusunu birlikte taşır. Kişi konuşmaz; ama karşı tarafın “anlamasını”, fark etmesini ve telafi etmesini bekler. Bu beklenti, yetişkin bir talep değil; çocuğun söze dökemediği ihtiyacın ilişki içinde sezilmesini umduğu erken bir ilişki biçimidir.

İçe atmak: İncinen duygu ifade edilmez, bastırılır. Ancak bastırılan duygu kaybolmaz; bedensel gerginlik, ani öfke patlamaları ya da yoğun kırılganlık olarak geri döner. Regresyon burada, duygunun söze dökülemediği erken bir dönemin tekrar sahnelenmesi gibidir.

Bu savunmalar kısa vadede kişiyi korur; çünkü ruhsal olarak daha az dayanıklılık gerektiren bir noktaya geri çekilmeyi sağlar. Ancak uzun vadede kırılganlığın kalıcılaşmasına neden olur. Duygunun ifade edilmesi ve anlamlandırılması yerine, ilişki içinde dolaşan görünmez bir gerilim oluşur. Kişi bir yandan incinmemek ister, diğer yandan temas kurmak ister; bu içsel çatışma, kırılganlığın “neden bir türlü geçmiyor?” hissiyle yaşanmasına yol açar.

Özetle aşırı kırılganlık, irade eksikliği ya da yeterince “pozitif düşünememek” değildir. Mantıkla çözülememesinin nedeni, meselenin düşüncede değil; regresyonla korunan duygusal bir çekirdekte yer almasıdır. Bu çekirdek fark edilmeden, savunmalar çalışmaya devam eder ve kırılganlık kendini her yeni ilişkide yeniden üretir.

Psikolojik Kırılganlık Nasıl Aşılır?

Psikolojik kırılganlıkla baş etmeye çalışan birçok kişi, iki uçtan birine savrulur: ya duygularını bastırmaya çalışır ya da “artık kimseye bir şey hissettirmeyeceğim” diyerek sertleşir. İlk bakışta bu yollar işe yarıyor gibi görünse de, uzun vadede kırılganlığı azaltmaz; yalnızca başka bir biçime sokar. Psikanalitik açıdan kırılganlığı aşmak, onu yok etmek ya da zırhla kaplamak değil; anlamlandırmak ve taşınabilir hale getirmek ile ilgilidir.

Bu süreçte temel adımlar şunlardır:

  • Bastırmak veya sertleşmek değil : Kırılganlığı bastırmak, duygunun hiç var olmaması anlamına gelmez. Aksine bastırılan duygu, daha dolaylı ve kontrolsüz biçimlerde geri döner. Sertleşmek ise kişinin kendini korumak için duygusal temasını kısıtlamasıdır; bu da ilişkilerde mesafe, yalnızlık ve donukluk yaratır. Psikanalitik bakışta amaç, duyguyu kapatmak değil; ona dayanabilme kapasitesini geliştirmektir. Kırılganlık, yok edilmesi gereken bir parça değil; anlaşılması gereken bir sinyaldir.
  • Kırılganlığın kaynağını anlamak : Aşırı incinmenin arkasında genellikle bugünden daha eski bir hikâye vardır. Terapi sürecinde kişi, hangi durumlarda kırılganlığının arttığını fark etmeye başlar: eleştiri mi, mesafe mi, belirsizlik mi? Bu farkındalık, kırılganlığın rastgele değil; belirli duygusal temalara bağlı olarak ortaya çıktığını gösterir. Sevgi kaybı korkusu, değersizlik hissi ya da görülmeme deneyimi tanındıkça, tepkinin şiddeti de anlam kazanır. Anlam kazanan duygu, kontrol edilebilir hale gelir.
  • Terapötik çalışmanın katkısı: içgörü ve duygusal dayanıklılık : Psikanalitik terapi, kişiye “daha az hassas olmayı” öğretmez. Bunun yerine, kişinin kendi duygusal süreçlerini tanımasını ve onlara dayanabilmesini sağlar. İçgörü, yani kişinin neden böyle hissettiğini ve bu hissin nereden geldiğini fark etmesi, kırılganlığın otomatikliğini azaltır. Psikolojik dayanıklılık ise incinmenin hiç yaşanmaması değil; yaşandığında dağılmadan, geri çekilmeden ya da kendine saldırmadan bu duyguyla kalabilme becerisidir. Bu beceri, ilişki içinde kalmayı ve temas kurmayı mümkün kılar.

Sonuç olarak psikolojik kırılganlık, bir kusur ya da karakter zaafı değildir. Doğru biçimde ele alındığında, kişinin kendini ve ilişkilerini daha derinlikli biçimde tanımasına açılan bir kapı haline gelir. Kırılganlıkla mücadele etmek yerine, onu anlamaya çalışmak; kalıcı değişimin en sağlam zeminidir.

Sık Sorulan Sorular (FAQ)

Psikolojik kırılganlık nedir, herkes yaşayabilir mi?

Psikolojik kırılganlık, bazı bireylerin duygusal uyaranlara daha hassas tepki vermesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Bu, yalnızca “hassas” kişilere özgü değildir; yaşamın belli dönemlerinde herkes bu durumu deneyimleyebilir. Özellikle stres, ilişki sorunları ya da kayıp yaşantıları kırılganlığı artırabilir. Önemli olan kırılganlığın süreklilik kazanıp kazanmadığıdır. Süreklilik gösterdiğinde, altında yatan duygusal temaların ele alınması gerekir.

Alınganlık psikolojik kırılganlıkla aynı anlama mı gelir?

Alınganlık, psikolojik kırılganlığın görünen yüzü olabilir; ancak ikisi aynı şey değildir. Alınganlık çoğu zaman bir tepkidir, kırılganlık ise bu tepkiyi besleyen duygusal zemindir. Kişi alıngan davranışlar sergilerken, aslında bastırılmış bir incinmişlik dışa vuruluyor olabilir. Bu nedenle yalnızca alıngan davranışı düzeltmek genellikle kalıcı bir çözüm sağlamaz. Asıl mesele, bu davranışın hangi duygusal ihtiyaçtan doğduğunu anlamaktır.

Aşırı kırılganlık neden mantıkla geçmiyor?

Çünkü aşırı kırılganlık, düşünceden çok duygusal hafızayla ilgilidir. Kişi mantıksal olarak durumun abartılacak bir tarafı olmadığını bilse bile, duygusal tepki yine de ortaya çıkar. Bunun nedeni, bugünkü olayların geçmişte yaşanmış ve işlenmemiş duygularla birleşmesidir. “Böyle düşünme” telkinleri bu yüzden etkisiz kalır. Duygunun kökenine inilmeden, yalnızca düşünce düzeyinde yapılan müdahaleler yetersiz olur.

Psikolojik kırılganlık bir kişilik zayıflığı mıdır?

Hayır, psikolojik kırılganlık bir kişilik zayıflığı değildir. Aksine, çoğu zaman kişinin ilişkilere ne kadar duyarlı olduğunun bir göstergesidir. Bu hassasiyet, erken dönem ilişkilerde yeterince korunamamış duygusal alanlardan kaynaklanabilir. Kırılganlığı “zaaf” olarak görmek, kişinin kendini daha fazla suçlamasına yol açar. Psikanalitik yaklaşımda kırılganlık, çalışılabilir ve dönüştürülebilir bir yapıdır.

Psikolojik kırılganlık terapide gerçekten aşılabilir mi?

Terapide amaç kırılganlığı tamamen ortadan kaldırmak değildir. Amaç, kişinin kendi duygusal tepkilerini tanıması ve bu tepkilere dayanabilme kapasitesini geliştirmesidir. Psikanalitik terapi, kırılganlığın kökenini anlamaya ve bu duygularla daha sağlıklı bir ilişki kurmaya yardımcı olur. Zamanla kişi, incinse bile dağılmadan ilişkide kalabildiğini fark eder. Bu da kırılganlığın yaşamı yönetmesini değil, kişinin yaşamı yönetmesini sağlar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir