Genel

Psikosomatik Nedir? Psikosomatik Hastalıklar Nelerdir? (Zihnin Bedene Etkisi)

Psikosomatik Nedir Psikosomatik Hastalıklar Nelerdir (Zihnin Bedene Etkisi)

Muhtemelen uzun zamandır geçmeyen bir bedensel şikâyetiniz var.
Belki defalarca doktora gittiniz, tetkikler yapıldı ama “temiz” dendi.
Belki de içinizden şu soru geçiyor:

“Bu gerçekten bir hastalık mı, yoksa kafamda mı?”

Ben Klinik Psikolog ve Psikoterapist Halil İbrahim Yalçın. Genç ve yetişkinlerle, özellikle bedensel belirtilerle ifade bulan ruhsal zorlanmalar üzerine çalışıyorum. Bu yazıyı, psikosomatik kavramını mitlerden arındırmak; utandırmadan, küçümsemeden ve “geçer” diyerek yüzeyselleştirmeden anlatmak için kaleme aldım.

Şunu en başta net söylemek isterim:
Psikosomatik belirtiler gerçektir.

Ağrı gerçektir. Çarpıntı gerçektir. Mide yanması, nefes darlığı, halsizlik gerçektir. Ve bunların “kafada” olması, uydurma oldukları anlamına gelmez.

Psikanalitik bakış açısından baktığımızda, beden çoğu zaman söylenemeyeni söyler. Ruhun taşıyamadığı yük, kendine bedende bir yol bulur. Bu yazı boyunca, zihnin bedeni nasıl etkilediğini; bunun biyolojik, psikolojik ve insani boyutlarını birlikte düşüneceğiz.

Psikosomatik Nedir?

Psikosomatik, kökeni Yunanca olan iki kelimeden oluşur:
“Psyche” (zihin/ruh) ve “Soma” (beden).

En yalın hâliyle psikosomatik;  ruhsal süreçlerin bedensel belirtiler üzerinden ifade bulmasıdır.

Burada kritik bir ayrımı netleştirmek gerekir: Psikosomatik demek, “hastalık yok” demek değildir. Tam tersine, bedende gerçekten hissedilen bir belirti vardır; ancak bu belirtiyi başlatan ya da sürdüren ana kaynak, çoğu zaman duygusal ve zihinsel süreçlerdir.

Psikanalitik kuramın kurucusu Sigmund Freud, bedeni yalnızca biyolojik bir yapı olarak değil; ruhsal çatışmaların sahnesi olarak ele alır. Bastırılan duygu, ifade edilemeyen öfke, yas tutulamamış kayıplar — hepsi bir yol arar. Konuşamadığında, beden konuşur.

Bu yüzden psikosomatik belirtiler:

  • Rol yapmak değildir
  • İlgi çekme çabası değildir
  • Zayıflık göstergesi değildir

Aksine, çoğu zaman çok güçlü bir uyum çabasının bedelidir.

Bu yazının devamında;
Psikosomatik hastalık türlerini ve“ne zaman psikolojik destek düşünülmeli gibi konularıı, bilimsel ama insanı dışlamayan bir yerden ele alacağız.

Buradaysanız, bedeninizin size anlatmaya çalıştığı bir şey olabilir. Ve onu birlikte, acele etmeden anlamak mümkündür.

Psikosomatik Hastalıklar Nelerdir?

Bu başlık, genellikle şu aramayla gelir:
“Bende olan bu şey psikosomatik olabilir mi?”

Burada çok dikkatli bir yerde durmak gerekir. Psikosomatik yaklaşım, hastalık isimleri dağıtmak ya da “bu psikolojiktir” diyerek bedensel süreci geçersiz kılmak değildir. Aksine, tıbbi değerlendirme ile birlikte düşünüldüğünde; bazı bedensel belirtilerin ruhsal süreçlerden güçlü biçimde etkilendiğini kabul eder.

Psikanalitik bakışta soru şudur:

“Bu belirti ne anlatıyor olabilir?”

Bu nedenle aşağıdaki başlıklar, kesin tanı listesi değil; klinik pratikte ruhsal yüklerle birlikte en sık ilişkilenmiş beden alanlarını gösterir.

En Sık Görülen Psikosomatik Hastalıklar

Aşağıdaki örneklerin ortak noktası şudur:
Belirtiler gerçektir, çoğu zaman tıbbi karşılığı vardır; ancak stres, bastırılmış duygu ve kronik zihinsel yük tabloyu başlatabilir, ağırlaştırabilir ya da kalıcı hâle getirebilir.

  • Migren ve gerilim tipi baş ağrıları
    Özellikle duygularını kontrol altında tutmak zorunda hisseden, sürekli “dayanmak” zorunda kalan kişilerde görülür. Kronik stres, merkezi sinir sistemini sürekli tetikte tutarak ağrı eşiğini düşürür. Baş ağrısı burada sadece fiziksel değil; taşınan yükün bedensel ifadesi hâline gelir.
  • Mide–bağırsak sorunları (gastrit, irritabl bağırsak sendromu vb.)
    Mide ve bağırsaklar, stres hormonlarına en hızlı yanıt veren sistemlerdendir. Kronik stresin, mide asidi salgısını artırdığı; aynı zamanda mide mukozasının koruyucu bariyerini zayıflattığı bilinmektedir. Bu nedenle bazı mide şikâyetleri, yalnızca bakteriyel ya da beslenme temelli değil; zihin–mide etkileşimi üzerinden de değerlendirilmelidir.
  • Cilt problemleri (egzama, sedef alevlenmeleri)
    Cilt, sınır organıdır. Psikanalitik olarak bakıldığında, dış dünya ile temasın simgesel alanıdır. Bastırılmış stres ve duygusal gerilim dönemlerinde ciltte alevlenmelerin artması tesadüf değildir. Bağışıklık sistemiyle doğrudan ilişkili olması, psikolojik stresin ciltte somut karşılık bulmasına yol açar.
  • Kas ve eklem ağrıları
    Sürekli tetikte olma hâli, bedende fark edilmeden kas gerginliği yaratır. Özellikle boyun, omuz, sırt ve çene bölgesi bu yükü taşır. “Gevşeyememe” hâli uzun vadede kronik ağrıya dönüşebilir. Burada beden, bırakılamayan kontrolün bedelini öder.
  • Çarpıntı ve nefes darlığı
    Kalpte yapısal bir sorun olmasa bile, kişi kalbini “tehlike varmış” gibi hissedebilir. Kronik stres, bedeni sürekli savaş–kaç modunda tutar. Bu durum, kalp atım hızında artış ve nefes düzeninde bozulma şeklinde yaşanabilir. Duygularını uzun süre bastıran kişilerde bu belirtiler daha sık görülür.
  • Sürekli yorgunluk ve halsizlik
    Dinlenmeye rağmen geçmeyen yorgunluk, çoğu zaman bedensel değil; ruhsal tükenmişliğin işaretidir. Zihinsel yük, HPA aksı üzerinden kortizol dengesini bozarak bedeni sürekli alarmda tutar. Sonuçta kişi “hiçbir şey yapmasa bile yorgun” hisseder. Bazı kadınlar için yorgunluk, yalnızca dinlenmeyle geçmeyen bir durumdur. Çünkü burada beden, kişinin arzuya yaklaşmasını engelleyen bir koruma işlevi üstlenir. Yorgun olmayan bir beden ister; merak eder, talep eder, risk alır. Arzu ise çoğu zaman korkutucudur. İstemek; hayal kırıklığı, reddedilme ve suçluluk ihtimalini beraberinde getirir. Bu nedenle bazı psikosomatik yorgunluk tablolarında beden adeta şunu söyler: “Dur. İstemek tehlikeli.” Yorgunluk burada bir eksiklik değil; arzuyu askıya alan bir savunmadır.

Önemli Not :  Burada sayılan hiçbir durum için “bu hastalık psikosomatiktir” genellemesi yapılmaz. Her belirti önce tıbbi olarak değerlendirilmelidir. Psikosomatik yaklaşım, ya–ya da değil; hem–hem bakışıdır: Hem beden, hem ruh birlikte ele alınır.

Bu ayrımı doğru yapmak; hem kişinin yaşadığını ciddiye almak hem de onu gereksiz suçluluk ve utançtan korumak için kritik önemdedir.

Psikosomatik Hastalıklara Örnekler (Günlük Hayattan)

Psikosomatik süreçler çoğu zaman “olağan” hayatın içinde, sessiz ve tekrar eden biçimlerde ortaya çıkar. Kişi bunu ilk etapta bir hastalık olarak değil; “bende hep böyle oluyor” diye yaşar. Tam da bu nedenle bu örnekler tanı koymak için değil, fark etmek için önemlidir.

Psikanalitik bakışta gündelik hayat, ruhsal çatışmaların en sık sahnelendiği alandır. Büyük travmalar kadar, uzun süre taşınan küçük gerilimler de bedende iz bırakabilir. Aşağıdaki örnekler, klinik pratikte en sık karşılaşılan psikosomatik örüntülere ışık tutar.

Günlük Hayattan Psikosomatik Örnekler

  • Stresli dönemlerde mide ağrısının artması
    Kişi yoğun bir iş temposuna, belirsizliğe ya da baskı altında olduğu bir sürece girer. Daha önce hafif olan mide hassasiyeti belirginleşir; yanma, ağrı ya da bulantı ortaya çıkar. Tatilde ya da rahatladığında şikâyet azalır. Bu tablo, bazı kişilerde yeme bozukluğu örüntüleriyle birlikte görülebilir; çünkü mide, yalnızca fiziksel sindirimin değil, taşınan kaygının ve düzenlenemeyen duyguların da ilk konuşan organı hâline gelir.
  • Duygusal yük arttıkça sırt ve ense tutulması
    Gün boyu “dik durmak”, güçlü görünmek ve kontrolü kaybetmemek zorunda hisseden kişilerde, sırt ve ense bölgesi adeta yük taşıyan bir alan olur. Kaslar gevşeyemez. Ağrı çoğu zaman masajla geçici olarak azalır ama kısa sürede geri gelir. Çünkü yük hâlâ oradadır.
  • Çatışmalı ilişkilerde çarpıntı ve nefes darlığı
    Bazı ilişkilerde kişi kendini sürekli tetikte hisseder. Söylenmeyenler, bastırılan öfke ve kaygı bedende alarm yaratır. Kalp hızlanır, nefes daralır. Yapılan tetkikler temizdir ama beden, ilişki içindeki tehdit algısını gerçekmiş gibi yaşar.
  • Bastırılmış öfke → diş sıkma ve çene ağrısı
    Öfkesini ifade edemeyen, “kırıcı olmamak” için kendini tutan kişilerde çene bölgesi sıkça etkilenir. Gece diş sıkma, sabah çene ağrısıyla uyanma sık görülür. Öfke dışarı çıkamadığında, bedende kilitlenir.

Bu örneklerin ortak noktası şudur:
Belirti, kişinin hayatındaki bir dönemle, ilişkiyle ya da duygusal yükle anlamlı biçimde örtüşür. Beden rastgele değil; çoğu zaman tam da dayanmanın zorlaştığı yerde konuşur.

Bu farkındalık, “bende bir sorun var” demek için değil;
“Bedenim bana ne anlatıyor olabilir?” diye sormak içindir.

Psikosomatik Belirtiler Nasıl Ortaya Çıkar?

Psikosomatik belirtiler bir anda “durup dururken” başlamış gibi görünür. Oysa çoğu zaman bedende görünen şey, zihinde ve ilişkilerde çok daha önce başlamış bir sürecin son halkasıdır. Psikanalitik bakışta beden, ruhsal yaşamdan ayrı bir yer değildir; tam tersine, ruhun taşıyamadığı şeyler bedende temsil bulur. Bu temsil, bazı kişilerde kendine zarar verme gibi daha doğrudan bedene yönelen davranışlarla, bazılarında ise ağrı, çarpıntı, mide sorunları gibi psikosomatik belirtilerle ortaya çıkabilir.

Burada mesele “stres yapma, geçer” kadar basit değildir. Çünkü bazı duygular yalnızca yoğun oldukları için değil, ifade edilemedikleri için bedene taşınır. İnsan bazen yaşadığını bilir ama söyleyemez; bazen kızgındır ama “kızamam”; bazen kırılmıştır ama “abartmayayım” der. İşte bu “sözsüzlük” alanı büyüdükçe, beden devreye girer.

Bu süreç aynı zamanda biyolojik olarak da anlaşılabilir: Kronik stres, vücudu uzun süre savaş–kaç modunda tutar; HPA aksı üzerinden kortizol düzenini bozabilir ve bedensel sistemleri daha hassas hâle getirebilir. Yani psikosomatik süreç, yalnızca “psikolojik” değil; psikobiyolojik bir döngüdür.

Psikosomatik Belirtiler Kadınlarda Neden Daha Sık Görünür?

Klinik gözlemler, psikosomatik belirtilerin kadınlarda daha sık ve görünür olduğunu göstermektedir. Bunun nedeni biyolojik olmaktan çok, ruhsal ve toplumsaldır. Birçok kadın için öfke, talepkârlık ve agresyon erken dönemden itibaren yasaklanmış duygular arasındadır. “Kırıcı olma”, “ayıp”, “fazla gelme” gibi mesajlar, agresyonun dışa yönelmesini engeller.

Oysa agresyon, yalnızca yıkıcı bir dürtü değil; aynı zamanda yaşam enerjisidir. Sınır koymayı, istemeyi, hayır demeyi ve arzuyu mümkün kılar. Agresyon dışa çıkamadığında, içe döner. İçe dönen agresyon ise sıklıkla bedende ifade bulur. Ağrı, yorgunluk ve somatik çökkünlük bu içe dönüşün bedellerinden biridir.

Bu nedenle birçok kadında sürekli yorgunluk, yalnızca fiziksel değil; bastırılmış arzu ve isteğin bedensel karşılığıdır.

Bazı kişilerde bu bedensel “geri çekilme” yalnızca yorgunlukla değil; yeme üzerinden de kendini gösterebilir. Çünkü psikanalitik açıdan yemek, sadece beslenme değil; “içeri alma” (introjeksiyon) eylemidir. Kişi bazen yalnızca açlığını değil, ilişki içinde taşıdığı beklentileri, gerilimleri ve “fazla gelen” duyguları da içeri alır — ya da tam tersine, beden üzerinden reddetmeye çalışır. Özellikle kadınlarda arzunun ve agresyonun sözle temsil edilmesi zorlaştığında, “içeri alma / dışarı atma” hattı daha görünür hale gelebilir: Beden; sınır koyamadığı yerde mideyle, iştahla, yeme ritmiyle konuşabilir. Bu konuyu daha derin bir yerden okumak isterseniz, yeme davranışının psikanalitik anlamını ve “içeri alma–reddetme” dinamiklerini ele aldığım yazıya da göz atabilirsiniz

Psikanalitik Bakış: Zihinselleştirme, Dönüştürme ve Bedenin Devreye Girmesi

Psikanalitik kuramda her duygu, bedene değil; önce zihne ait olmak ister. Yani insan, yaşadığı duyguyu fark edebilir, adlandırabilir, düşünebilir ve bir başkasıyla paylaşabilir hâle geldiğinde; bedenin bu duyguyu taşımasına gerek kalmaz. Bu kapasiteye zihinselleştirme denir. Zihinselleştirme; “şu an ne hissediyorum?”, “bu duygu nereden geliyor?” ve “bununla ne yapabilirim?” sorularını içten içe sorabilme becerisidir.

Ancak bazı duygular, özellikle erken ilişkilerde yeterince karşılanmadığında ya da tehdit edici bulunduğunda, zihinde temsil edilemez. Duygu vardır ama kelimesi yoktur. Kişi hisseder ama anlayamaz; yaşar ama düşünemez. Bu durumda ruhsal sistem, bu ham duyguyu dönüştürecek bir alana ihtiyaç duyar. Eğer söz, düşünce ve ilişki alanı bu yükü kapsayamıyorsa; beden devreye girer.

Psikosomatik belirti bu noktada ortaya çıkar. Beden, zihnin dönüştüremediği şeyi taşır. Ağrı, çarpıntı, mide yanması ya da yorgunluk; aslında işlenememiş bir duygunun bedensel biçimidir. Bu, bir arıza değil; ruhsal sistemin kendini düzenleme çabasıdır. Yani beden, “bunu zihinde tutamadım” dediği yerde konuşur.

Bu nedenle psikosomatik belirtiler herkeste aynı biçimde ortaya çıkmaz. Bazı kişiler öfkesini ifade edebilir, bazıları üzgün olduğunu söyleyebilir, bazıları yardıma ihtiyaç duyduğunu kabul edebilir. Bu kişilerde duygu, sözle ve ilişkiyle boşalır. Bedene gerek kalmaz.

Psikosomatik belirtiler daha çok; duygularını adlandıramayan, ihtiyaç duymaktan utanan, öfkesini bastıran ya da “idare etmeyi” öğrenmiş kişilerde ortaya çıkar. Burada mesele duygunun şiddeti değil; onun zihinde tutulup tutulamadığıdır. Zihnin taşıyamadığı yük, bedene iner.

Zihinsel Yük Bedene Nasıl Taşınır?

  • Bastırma (duyguyu içeriye itmek)
    Bastırma, “hiçbir şey olmamış gibi” devam etmeye çalışmaktır. Kişi duyguya sahip değildir; duygu kişiye sahip olur. Dışarıdan sakin görünen biri, içeride yoğun bir gerilim taşıyabilir. Bu gerilim bir çıkış yolu bulamadığında, bedende ağrı, kasılma, mide sıkışması gibi belirtilerle kendini duyurur. Psikanalitik açıdan bastırma, kısa vadede düzen sağlar; uzun vadede bedeni yük taşıyan bir alana çevirir.
  • İfade edilemeyen duygular (özellikle öfke, yas, kaygı)
    Bazı duygular “yasak” hissedilir: öfkelenmek ayıp, üzülmek zayıflık, ihtiyaç duymak bağımlılık gibi kodlanmış olabilir. Bu durumda kişi duyguyu hissetse bile onu sembolleştiremez; yani sözle, düşünceyle, ilişkiyle işleyemez. İşlenemeyen duygu ise ham hâliyle bedene iner. Beden burada bir sahne gibi çalışır: söze dökülemeyen, belirtiye dönüşür.
  • Sürekli tetikte olma hâli (hipervijilans)
    Kişi uzun süre tehdit algısıyla yaşadığında —bu gerçek bir tehdit de olabilir, ilişki içinde sürekli gerilim de— sinir sistemi gevşemeyi unutabilir. “Rahatlama” bile risk gibi hissedilir. Bu tetikte olma hâli; çarpıntı, nefes darlığı, kas gerginliği, uyku bölünmesi gibi belirtileri besler. Yani beden, sanki her an bir şey olacakmış gibi alarmda kalır.
  • Bedensel alarm sistemi (semptomun bir mesaj taşıması)
    Psikosomatik belirtiyi sadece “arıza” olarak görmek yanıltıcıdır. Çoğu zaman belirti, kişinin kendine bile söyleyemediği bir gerçeği işaret eder: “Bu yük fazla”, “Bu ilişki bana iyi gelmiyor”, “Ben burada sıkıştım”, “Artık dayanacak yer kalmadı.”
    Semptom bu anlamda bir düşman değil; çoğu zaman bir uyarı sistemidir. Kişiyi durdurur, yavaşlatır, dikkatini bir noktaya çeker.

Özetle: Psikosomatik belirtiler, zayıflık değil; çoğu zaman uzun süre güçlü kalmanın, idare etmenin, uyum sağlamanın bedensel bedelidir. Ve tam da bu yüzden, yalnızca semptomu susturmak değil; semptomun arkasındaki ruhsal süreci anlamak kalıcı rahatlama için belirleyici olur.

Psikosomatik Hastalıklar Gerçek mi?

Bu soru, psikosomatik başlığına gelen hemen herkesin zihninden geçer.
Bazen yüksek sesle, bazen sadece içten içe:

“Ya gerçekten bir şey yoksa?”
“Abartıyor olabilir miyim?”
“Herkes bana ‘kafaya takıyorsun’ diyor ama ben gerçekten hissediyorum.”

Bu noktada net ve sakin bir cevap vermek gerekir.

Evet. Psikosomatik belirtiler gerçektir.

Gerçek ağrıdır, gerçek çarpıntıdır, gerçek mide yanmasıdır, gerçek nefes darlığıdır. Kişi bunları uydurmaz; beden gerçekten yaşar.

Psikanalitik açıdan bakıldığında beden, ruhsal yaşantının dışavurum alanıdır. Yani zihin ve beden iki ayrı sistem gibi çalışmaz. Ruhsal süreçler, bedende karşılık bulabilir. Bu, modern tıbbın da giderek daha fazla kabul ettiği bir gerçektir.

Burada üç kritik yanlış inanışı ayırmak önemlidir:

“Rol Yapmak” Değildir

Psikosomatik belirtiler, ilgi çekmek için bilinçli olarak üretilmez.
Kişi çoğu zaman bu belirtilerden kurtulmak ister, onlarla yaşamak zorunda kaldığı için utanır, yorulur, kendini suçlar.

Eğer biri rol yapıyor olsaydı;

  • Gece uykusu bölünmezdi
  • İşlevselliği bu kadar düşmezdi
  • Doktor doktor dolaşmazdı

Psikosomatik süreçlerde kişi, çoğu zaman kendini bile ikna etmeye çalışır:
“Bir şeyim yoktur herhalde.”
Ama beden, bu inkâra eşlik etmez.

“Kafada” Olması, Hayal Olduğu Anlamına Gelmez

Toplumda sık yapılan bir hata vardır:
“Kafada” deniyorsa, “gerçek değil” sanılır.

Oysa psikolojide “kafada” demek; beyin, sinir sistemi, hormonlar ve bağışıklık sistemi üzerinden çalışan bir süreç demektir. Yani son derece fizyolojiktir.

Plasebo ve nosebo etkilerine dair yapılan araştırmalar, sadece bir beklentinin bile beyinde gerçek ağrı kesici (opioid) maddelerin salgılanmasını tetikleyebildiğini göstermektedir. Tam tersi durumda, olumsuz beklenti de gerçek ağrı yaratabilir. Yani zihin, bedeni gerçekten etkiler; sembolik olarak değil, biyolojik olarak.

Tetkiklerin Temiz Çıkması, Yaşananın Hayal Olduğunu Göstermez

Birçok kişi şunu yaşar:
Tetkikler yapılır, sonuçlar “normal” gelir…
Ama şikâyet geçmez.

Bu durum, “bir şey yok” anlamına gelmez.
Sadece şunu gösterir:

Sorunun kaynağı, klasik tıbbi testlerin ölçtüğü yerde değildir.

Psikosomatik süreçlerde sorun, çoğu zaman yapısal değil; işlevseldir. Yani organ çalışıyordur ama sürekli stres, alarm ve yük altında olduğu için sağlıklı çalışamıyordur.

Bu da kişiyi çoğu zaman yalnız hissettirir:
“Doktora göre bir şey yok, ama ben iyi değilim.”

İşte bu noktada psikosomatik yaklaşım, kişinin yaşadığını geçersiz kılmadan anlamlandıran bir çerçeve sunar.

Bu bölümün en önemli mesajı şudur:

Yaşadığınız belirtiler gerçek ve ciddiye alınmayı hak ediyor. Sorunun ruhsal kökenli olması, sizin zayıf olduğunuz anlamına gelmez. Aksine, çoğu zaman uzun süre idare etmiş, dayanmış ve bedeniyle konuşmak zorunda kalmış kişilerin yaşadığı bir süreçtir.

Ve evet—bu durum anlaşılabilir, çalışılabilir ve dönüştürülebilir.

Psikosomatik Sorunlar Neden Geçmiyor?

Bu bölüm genellikle şu cümleyle gelir:
“İlaç kullandım ama geçmedi.”
Ya da biraz daha yorgun bir yerden:
“Geçiyor gibi oluyor, sonra yine başlıyor.”

Bu deneyim, psikosomatik süreçlerde son derece yaygındır ve kişinin umutsuzluğunu artırır. Çünkü ortada çaba vardır: doktora gidilmiştir, tedavi denenmiştir, bazen birden fazla ilaç kullanılmıştır. Buna rağmen belirti ya tamamen kaybolmaz ya da kısa süreli bir rahatlamadan sonra farklı bir biçimde geri döner.

Psikanalitik bakışta bu durum şaşırtıcı değildir. Çünkü psikosomatik belirtiler, çoğu zaman neden değil sonuçtur. Sonucu geçici olarak susturmak, alttaki süreci ortadan kaldırmaz.

Sadece Bedeni Tedavi Etmek Neden Yetmez?

Psikosomatik süreçlerde bedene odaklanan müdahaleler çoğu zaman gerekli ve değerlidir; ancak tek başına yeterli olmadıklarında kişi aynı döngünün içinde kalabilir. Çünkü burada sorun yalnızca bedenin verdiği tepki değil, bu tepkiyi doğuran ve sürdüren içsel gerilimdir. Bazı bireylerde bu gerilim bedende ağrı, çarpıntı ya da mide sorunlarıyla ifade bulurken; bazılarında dürtü kontrol bozukluğu gibi, gerilimin davranış üzerinden boşaltıldığı örüntülerle ortaya çıkar. Ortak nokta, taşıması zor olan duygunun ne sözle ne de düşünceyle düzenlenebilmesidir. Bu nedenle yalnızca bedeni tedavi etmek, altta çalışan ruhsal sürece temas edilmediğinde, kalıcı bir çözüm sağlamaz.

  • Semptom bastırılır, neden yerinde kalır
    İlaçlar, ağrıyı azaltabilir, mide asidini baskılayabilir, çarpıntıyı yavaşlatabilir. Bu çok kıymetlidir ve çoğu zaman gereklidir. Ancak semptomun arkasındaki duygusal yük, çatışma ya da sürekli stres hali aynı şekilde devam ediyorsa; beden yeni bir yol bularak konuşmaya devam eder. Belirti susar ama mesaj kaybolmaz.
  • Duygusal kaynak çalışılmadığında tekrarlar
    Psikosomatik süreçlerde beden, ruhsal olarak işlenemeyen şeyi taşır. Bu duygu tanınmadığında, adlandırılmadığında ve ilişki içinde ele alınmadığında; belirtiye ihtiyaç devam eder. Bu yüzden kişi şunu yaşar:
    “Bu sefer geçti sandım ama başka yerim ağrımaya başladı.”
    Psikanalitik açıdan bu, sorunun yer değiştirmesidir; çözülmesi değil.
  • Döngüsel şikâyet mantığı
    Psikosomatik belirtiler çoğu zaman döngüseldir.
    Stres artar → belirti ortaya çıkar → kişi korkar → bedene daha fazla odaklanır → stres daha da artar → belirti güçlenir.
    Bu döngü kırılmadığında, tedavi yalnızca geçici bir durak hâline gelir. Kişi bedeni dinlemeye değil, bedeni kontrol etmeye çalıştıkça; beden daha yüksek sesle konuşabilir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir:
Bu durum, “ilaçlar gereksiz” anlamına gelmez.
Ancak psikosomatik süreçlerde tek başına yeterli olmadıklarını gösterir.

Kalıcı rahatlama, çoğu zaman şu noktada başlar:
Kişi “Bu nasıl geçer?” sorusunun yanına,
“Bu bana ne anlatıyor olabilir?” sorusunu eklediğinde.

Çünkü bedenin yükünü hafifletmenin yolu, yalnızca bedeni susturmak değil;
o yükü artık tek başına taşımak zorunda kalmamasını sağlamaktır.

Psikosomatik Hastalıklar Nasıl Tedavi Edilir?

Bu başlık çoğu zaman aceleyle sorulur:
“Peki ne yapmalıyım?”

Burada çok net ve etik bir çerçeve çizmek gerekir. Bu yazı tıbbi bir tedavi önerisi sunmaz. Psikosomatik belirtiler her zaman önce tıbbi olarak değerlendirilmelidir. Psikanalitik terapi yaklaşımı, tıbbi sürecin alternatifi değil; tamamlayıcısıdır.

Psikosomatik çalışmada amaç, bedeni “düzeltmek” değil; bedenin üstlendiği ruhsal yükü hafifletmektir. Bu da çoğu zaman, kişinin bugüne kadar taşıdığı ama söze dökemediği deneyimlerle temas etmeyi gerektirir.

Psikoterapinin Rolü

  • Duygunun sözle temsil edilmesi
    Psikanalitik bakışta, bedensel belirti çoğu zaman söze dökülememiş bir duygunun temsilidir. Terapi sürecinde kişi, daha önce bastırdığı, ertelediği ya da anlamlandıramadığı duygulara kelimeler bulmaya başlar. Duygu söze kavuştuğunda, bedenin onu taşımak için verdiği çabaya olan ihtiyaç azalır. Yani belirti, işlevini yavaş yavaş kaybeder.
  • Bedensel ifade ihtiyacının azalması
    Psikosomatik belirti, ruhsal olarak işlenemeyen şeyin bedensel yoldan dışa vurumudur. Terapi süreci ilerledikçe kişi, yaşadıklarını bedeniyle değil; düşüncesiyle, duygusuyla ve ilişkileriyle ele alabilir hâle gelir. Bu durumda bedenin “konuşma zorunluluğu” azalır. Belirti birden bire yok olmayabilir; ancak şiddeti, sıklığı ve hayatı kaplama alanı daralır.
  • Farkındalık ve düzenleme kapasitesinin gelişmesi
    Terapi, kişiye yalnızca geçmişi anlatma alanı sunmaz. Aynı zamanda kişi; stresini, duygusal yükünü ve bedensel sinyallerini daha erken fark etmeyi öğrenir. Bu farkındalık, bedensel alarm sisteminin sürekli en üst seviyede çalışmasını engeller. Kişi artık bedeniyle savaşmak yerine, onu dinleyebilecek bir iç düzenek geliştirmeye başlar.

Burada önemli olan şudur:
Psikoterapi, hızlı bir “semptom silme” yöntemi değildir. Ancak psikosomatik süreçlerde, en kalıcı değişim genellikle burada başlar. Çünkü bedenin taşıdığı yük, ilk kez güvenli bir alanda paylaşılabilir hâle gelir.

Bu yaklaşım, kişiyi suçlamaz;
“Sen yaptın” demez.
Aksine şunu söyler:

“Bu yükü bir şekilde taşımışsın. Şimdi bunu birlikte anlamaya çalışabiliriz.”

Ve çoğu zaman iyileşme, tam da bu noktadan filizlenir.

Psikosomatik Hastalıklarda Ne Zaman Psikolojik Destek Alınmalı?

Psikosomatik süreçlerde psikolojik destek almak, “artık dayanamadım” noktasına gelmeyi beklemek zorunda değildir. Aksine, beden uzun süredir sinyal veriyorsa; bu sinyalleri ciddiye almak, çoğu zaman süreci daha yönetilebilir hâle getirir.

Burada amaç, bedensel belirtileri yok saymak ya da her şeyi “psikolojiye bağlamak” değildir. Ama bazı durumlarda, yaşananların yalnızca bedensel çerçevede ele alınması yeterli gelmez. Aşağıdaki işaretler, psikolojik destek düşünmek için anlamlı bir zemin oluşturur:

  • Sürekli tekrar eden bedensel şikâyetler
    Aynı ya da benzer belirtilerin dönem dönem geri gelmesi; farklı zamanlarda, farklı biçimlerde ortaya çıkması. Geçici rahatlamalara rağmen şikâyetin tam olarak kaybolmaması.
  • Tıbbi neden bulunamaması
    Yapılan tetkiklerin büyük ölçüde normal çıkmasına rağmen, kişinin kendini iyi hissetmemesi. “Bir şey yok” denmesine rağmen bedenin hâlâ zorlanıyor olması.
  • Stresle belirgin biçimde artan belirtiler
    İş, ilişki, kayıp, sınav, belirsizlik gibi stresli dönemlerde bedensel şikâyetlerin belirginleşmesi; rahatlama dönemlerinde kısmen azalması.
  • Hayat kalitesinin düşmesi
    Belirtilerin günlük yaşamı sınırlamaya başlaması: sosyal hayattan çekilme, sürekli bedenini kontrol etme, keyif aldığı şeylerden uzaklaşma, “ya yine olursa” kaygısıyla yaşama.

Bu işaretler, “sende psikolojik bir sorun var” demek için değil;
bedenin tek başına taşıdığı bir yük olabileceğini düşündürmek içindir.

Psikolojik destek almak, güçsüzlük değil;
bedeni susturmaya çalışmak yerine, onun anlattığını anlamaya cesaret etmektir.
Ve çoğu zaman bu cesaret, hem bedensel hem ruhsal anlamda rahatlamanın ilk adımı olur.

Psikosomatik ile İlgili Sık Sorulan Sorular (FAQ)

Psikosomatik ne demek?

Psikosomatik; zihinsel ve duygusal süreçlerin bedensel belirtiler üzerinden ifade bulması anlamına gelir. “Psike” (zihin) ve “soma” (beden) kavramlarının birlikteliğini ifade eder. Yani psikosomatikte sorun hayali değildir; beden gerçekten etkilenir. Ancak belirtiyi başlatan ya da sürdüren ana etken çoğu zaman duygusal yükler, kronik stres ve ifade edilemeyen ruhsal süreçlerdir.

Psikosomatik hastalıklar kalıcı mı?

Hayır, psikosomatik hastalıklar doğası gereği kalıcı olmak zorunda değildir. Ancak yalnızca bedensel düzeyde ele alınıp, altta yatan duygusal kaynaklar çalışılmadığında uzun süreli ve tekrarlayıcı hâle gelebilir. Psikosomatik süreçlerde kalıcılığı belirleyen şey, belirtilerin ne kadar süredir taşındığı ve bu yükün nasıl ele alındığıdır.

Psikosomatik ağrı nerelerde olur?

Psikosomatik ağrılar en sık;
baş, boyun, ense, omuz, sırt, mide, bağırsaklar, göğüs bölgesi ve çene çevresinde görülür. Ancak önemli olan ağrının yeri değil; hangi dönemlerde arttığı, neyle tetiklendiği ve nasıl seyrettiğidir. Aynı kişi farklı zamanlarda farklı bölgelerde psikosomatik ağrı yaşayabilir.

Psikosomatik mi psikolojik mi? Aralarındaki fark nedir?

Psikolojik sorunlar daha çok duygu, düşünce ve davranış düzeyinde yaşanır.
Psikosomatik süreçlerde ise bu ruhsal zorlanmalar bedensel belirtilerle ifade edilir. Yani psikosomatik, psikolojikten ayrı bir alan değildir; psikolojik süreçlerin bedene yansıyan biçimidir. Bu nedenle “ya psikolojik ya bedensel” ayrımı yerine, zihin–beden bütünlüğü üzerinden düşünmek daha sağlıklıdır.

Psikosomatik hastalıklar ilaçla geçer mi?

Bazı psikosomatik belirtiler ilaçlarla geçici olarak hafifleyebilir. Bu, özellikle şiddetli semptomlarda önemli bir destektir. Ancak altta yatan duygusal süreçler ele alınmadığında, belirtiler çoğu zaman tekrarlar ya da başka bir biçimde ortaya çıkar. Bu nedenle psikosomatik süreçlerde ilaçlar tek başına yeterli bir çözüm olmayabilir; tıbbi ve psikolojik yaklaşımların birlikte değerlendirilmesi en sağlıklı çerçeveyi oluşturur.

Bu soruların ortak noktası şudur:
Psikosomatik belirtiler, basit etiketlerle geçiştirilecek durumlar değildir.
Anlaşıldığında ve doğru yerden ele alındığında ise, beden için de zihin için de rahatlatıcı bir yol açılabilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir