Yetişkin

Anneyle Ayrışamamak: Yeme Bozukluklarının Sessiz Hikâyesi

Anneyle Ayrışamamak Yeme Bozukluklarının Sessiz Hikâyesi

Yemek, genellikle sadece tüketilen ve bedeni doyuran bir madde olarak algılanır. Oysa yemek yemek, psikanalitik anlamda bir “içeri alma” (introjeksiyon) eylemidir. Sadece besin için değil; doymak, sakinleşmek ve içsel bir boşluğu doldurmak için de yeriz.

Bu davranışın kökleri ilk bebeklik dönemine dayanır. Bebeğin anne memesinden süt alması, biyolojik bir beslenmenin ötesinde, ilişkiyi de içine çekmesidir. Bebeğin neleri, nasıl içine aldığı; annenin ona bunu nasıl, hangi duyguyla verdiği çok kritiktir. Çünkü bu alışveriş, bebeğin hayatı boyunca kuracağı ilişkilerin ilk provasıdır.

Bebeğe verilen şey ihtiyacı kadar mıydı, yoksa fazlası mı dayatıldı? Bebeğin acıkma saatine, kendi ritmine saygı duyuldu mu? Bu soruların cevabı, bireyin yetişkinlikte ilişkileri nasıl “içeri alacağını” veya “reddedeceğini” belirler.

Neden Genellikle Genç Kızlar?

Yeme bozukluğu tablolarında, gencin özdeşim kuracağı temel figürle —çoğunlukla anneyle— olan ilişki belirleyici bir rol oynar. Özellikle ergenlik döneminde, kız çocuğunun anneden ayrışarak kendi kimliğini inşa etmesi gerekirken; bu ayrışma çoğu zaman sekteye uğrar. Anne ile kız arasında sınırların netleşemediği, duygusal olarak iç içe geçmiş, çatışmalı ama kopulamayan bir ilişki biçimi sıkça gözlemlenir. Bu ilişkide kız, hem annenin duygularını taşır hem de kendi duygularını ayırt etmekte zorlanır.

Anne, bilinçli ya da bilinçdışı düzeyde, kızını kendi eksiklerini tamamlayacak bir alan, kendi yapamadıklarını gerçekleştirecek bir “proje” gibi konumlandırabilir. Yüksek beklentiler, aşırı koruyuculuk, müdahalecilik ya da duygusal yükleme; genç kızın benliğinde ciddi bir baskı yaratır. Kız için anneyle ilişkide “hayır” demek, ayrışmak ya da farklı olmak; sevgi kaybı, suçluluk ve terk edilme korkularını tetikleyebilir. Bu nedenle çatışma çoğu zaman açıkça yaşanamaz, bastırılır ve bedene doğru yönelir.

Genç kız, bu ilişkide bir yandan annesi gibi olmak, onun onayını almak ve sevgisini kaybetmemek isterken; diğer yandan onun beklentilerinden, bakışından ve taleplerinden kaçma ihtiyacı hisseder. Bu ikili sıkışmışlık, güçlü bir içsel gerilim yaratır. Ne tamamen anneden kopabilir ne de onunla sağlıklı bir mesafe kurabilir. İşte bu noktada beden, konuşulamayan çatışmanın sahnesi hâline gelir.

Yemek, bu ilişkide sembolik bir anlam kazanır. İçeri alınan ya da reddedilen şey yalnızca besin değil; annenin duyguları, beklentileri, talepleri ve gencin taşıyamadığı yüklerdir. Yememek ya da kusmak, genç kızın “bunu alamıyorum”, “bu bana fazla geliyor” deme biçimidir. Sözcüklerle kurulamayan sınır, beden üzerinden kurulmaya çalışılır. Bu nedenle yeme bozukluğu, çoğu zaman yalnızca kilo ya da beden algısıyla değil; derin bir ayrışma mücadelesiyle ilişkilidir.

Kadınlığı Reddediş: Beden Algısı

Tam bu noktada, özellikle anoreksiyada genç kızın beden algısını bozarak yapmaya çalıştığı şey, aslında annenin cinsiyet özdeşimini almamaktır. Genç kız, aşırı zayıflayarak kadınsı hatlarını (göğüs, kalça vb.) yok eder. Kendi bedenini kadın bedenine benzetmemeye çalışarak, aslında bilinçdışı bir düzeyde annesine benzemeyi ve büyümeyi reddeder. Cinsiyetsiz bir çocuk bedeninde kalarak o “yutucu kadınlık”tan kaçmaya çalışır.

Bu noktada beden, genç kız için yalnızca bir biyolojik varlık değil; kimliğini, sınırlarını ve ayrışma çabasını taşıyan bir alan hâline gelir. Kilo kaybı ve bedenin incelmesi, çoğu zaman “güzel olmak” arzusundan ziyade, görünmez olma isteğiyle ilişkilidir. Genç kız, bedeni küçüldükçe annenin bakışından, beklentilerinden ve yüklediği anlamlardan kaçabileceğini hisseder. Kadın bedeni olmak; arzu edilen, görülen, talep edilen ve sınırları ihlal edilebilen bir beden olmak anlamına geldiğinde, cinsiyetsizleşme bir savunmaya dönüşür. Böylece genç kız, hem kadın olmanın getirdiği sorumlulukları hem de annenin kadınlık temsilini reddederek, büyümeyi askıya alır ve kendini o yutucu ilişkiden korumaya çalışır.

Bir Savunma Olarak: Kusmak ve Yememek

Bu sıkışmışlık içinde genç kız, annesiyle (veya bakım verenle) kuramadığı o sağlıklı sınırı, bedeni üzerinden kurmaya çalışır. Özetle; yeme bozukluklarında görülen “içeri almama” (yememe) veya “dışarı atma” (kusma) davranışı bir semboldür. Dışarı atılan şey yemek değil; ebeveynin beklentileri, ihlalleri ve baş edilemeyen duygulardır. Bu davranış, gencin kendi benliğini korumak için geliştirdiği, bedeni üzerindeki tek kontrol alanıdır. Buna obsesif bir kontrol savunması diyebiliriz.

Kritik Eksiklik: Babanın Yokluğu

Yeme bozuklukları bu nedenle yalnızca yeme davranışıyla ya da bedenle çalışılarak çözülebilecek tablolar değildir; ilişkisel, gelişimsel ve kuşaklar arası bir dili vardır. Psikanalitik psikoterapi, gencin bedeniyle konuşmak zorunda kaldığı bu alanı yavaş yavaş söze dökebileceği, ayrışmayı güvenli bir çerçevede yaşayabileceği bir zemin sunar. Genç ve yetişkinlerle çalışan bir klinik psikolog ve psikoterapist olarak, yeme bozukluklarını “ne yediği” üzerinden değil; neyi taşıyamadığı, neyi içeri alamadığı ve hangi ilişkisel sıkışmışlık içinde kaldığı üzerinden ele alıyorum. Amaç, bedeni kontrol altına almak değil; bedenin üstlendiği bu ağır görevi artık taşımak zorunda kalmadığı bir ruhsal alan açabilmektir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir