Genel

Kapsanamayan Duygular: Söze Dökülemeyenin Bedenselleştirme ile İfadesi

Kapsanamayan Duygular

İnsan, doğduğu andan itibaren yaşadığı ham duygulanımları işleyebilmek için bir başkasına ihtiyaç duyar. Bebeğin anneye yönelimi, yalnızca fiziksel bir gereksinimden ibaret değildir; açlık, korku ve çaresizlik gibi yoğun dürtülerin yarattığı içsel yükü tek başına taşıyamadığı için bu yükü annesine iletme çabasıdır. Anne ile bebek arasında kurulan bu erken dönem “duygusal alışveriş”, bireyin hem kendisiyle hem de başkalarıyla kuracağı ilişkilerin temelini oluşturur. Bu yazıda temel ilişkinin bedenselleştirme (somatizasyon) ile ilişkisini ele alacağız.

Bu ilişkide bebek; kapsanmayı, yani duygusunun tutulup anlamlandırılmasını, şefkati ve aynalanmayı deneyimler. Anne, bebeğin yaşadığı ham duygulanımı kendi zihninde işler, dönüştürür ve bebeğe daha tolere edilebilir bir biçimde geri sunar. Bebek de zamanla bu işlevi içselleştirerek kendi iç dünyasında bir düzen kurmaya başlar. Psikanalitik literatürde bu süreç, duygu düzenleme kapasitesinin gelişimi olarak ele alınır; aynı zamanda bireyin yaşantısını söze dökebilme, yani sözelleştirme yetisinin temelini oluşturur.

Ancak anne, bebeğin taşıyamadığı bu duygusal yükü kapsayamaz ve dönüştüremezse, bebek işlenmemiş ham duygularıyla baş başa kalır. Anlamlandırılamayan duygu ve dürtüler zihinde bir kaos yaratır; bu durum, ruhsal bütünlüğün dağılmasını andıran, psikotik parçalanmaya benzer bir deneyim olarak yaşanabilir. Bebek, hem kendisiyle hem de dış dünyayla kurduğu bağı zayıflatır; içsel yaşantılar ile dış gerçeklik arasındaki sınırlar bulanıklaşır. Neyin kendi içinden kaynaklandığını, neyin dışarıdan geldiğini ayırt etmek giderek zorlaşır.

Bu erken dönemde yaşanan kapsanma eksikliği, yalnızca o ana özgü bir zorluk olarak kalmaz; bireyin yaşamı boyunca duygularını nasıl taşıyacağını, ilişkilerinde zorlanma anlarında neye başvuracağını ve içsel çatışmalarla nasıl baş edeceğini derinden etkiler. Duygu, zihinde temsil edilemediğinde; düşünceye ve söze dönüşemediğinde, ilerleyen yıllarda beden ya da davranış üzerinden kendini ifade etmenin zeminini hazırlar.

Kapsanmayan Çocuğun Yetişkinliği: İlişkisizlik ve Bedenselleştirme

İnsan ilişkisel bir varlıktır; anlaşılmaya ve kapsanmaya muhtaçtır. Bu deneyimi erken dönemde edinemeyen birey, ötekini “kapsayıcı bir figür” olarak göremez. Dünya onun için ilgisiz, bağ kurulamaz ve tekinsiz bir yerdir. “Annelik işlevini” (kendini yatıştırma becerisini) içselleştiremediği için, zorlandığında ne kendine ne de başkasına destek olabilir. Duygularını isimlendiremez, dönüştüremez.

İşlenemeyen ve söze dökülemeyen bu dürtüler, bir çıkış yolu arar: Bedenselleştirme veya Eylem. Ergenlerde bunu sıkça; davranım bozuklukları, öfke patlamaları, yeme bozuklukları (anoreksiya, bulimia), kendine zarar verme veya bir ‘sahte benlik’ inşası olarak görürüz. Sahte benlikte gencin iç dünyası çok yoğun duygular içindedir ama bunu dile getiremediği için yokmuş gibi davranır.

Yetişkinlikte ise ruhun acısı bedene vurur; fibromiyalji, geçmeyen ağrılar ve psikosomatik rahatsızlıklar ortaya çıkar, bir sürü doktora gidilir ama her doktor çaresiz kalır ve yardımcı olamaz adeta geçmiş anne-bebek ilişkisinin tekrarı gibidir birey umutla gider ama yine kapsanamaz.

Mükemmeliyetçilik: İçerideki Dağınıklığı Dışarıda Toplamak

Duyguların ifade edilmeyip tek başına yaşandığı aileler bu duruma zemin hazırlar. Kişinin gün içinde yaşadığı, aile fertlerine karşı hissettiği veya düşündüğü şeyleri söylememesi; sadece “eylemler” ile bir şeyleri düzeltme çabası bu döngüyü devam ettirir.

Kendi duygularını işleyemeyen bir ebeveynin bebeğe yaklaşımı, dışarıdan bakıldığında her şeyin yolunda görünmesiyle sınırlı kalır. Sağlık, fiziksel bakım ve okul gibi görünen alanların pozitif olması için yoğun bir uğraş verilirken; içeriye bakış, merak, arzu ve hissetme kapasitesi eksik bırakılır.

Bu durumu en çok, duyguların konuşulmadığı, her şeyin “yapıp etmelerle” çözülmeye çalışıldığı ebeveynler besler. Dışarıdan bakıldığında görülen o aşırı düzen, kusursuzluk takıntısı, çocuğun ders notlarının veya davranışlarının mükemmel olması arzusu; aslında ebeveynin kendi iç dünyasını düzenleme çabasıdır. İç dünya o kadar dağınık ve kaotiktir ki, birey bu kaosu ancak dışarıyı (çocuğu, evi, işi) obsesif bir şekilde kontrol ederek dindirmeye çalışır.

Çözüm: Söze Dökmek

Birey, “Şu an hissettiğim şey öfke/korku/yetersizlik” diyebildikçe; yani yaşantısını eylemden ayırıp söze dökebildikçe iyileşme başlar. Bu süreç, yalnızca bir farkındalık değil; iç dünya ile dış gerçeklik arasındaki sınırın yeniden inşa edilmesidir. Duygu artık bedende patlayan, davranışla boşalan bir yük olmaktan çıkar; düşünülüp taşınabilen bir ruhsal içerik haline gelir. Psikanalitik açıdan bu, ham duygulanımın (affect) sembolize edilmesi, yani zihinsel olarak tutulabilir bir forma kavuşmasıdır.

Bu beceri çoğu zaman kendiliğinden gelişmez. Erken dönem kapsanma deneyimleri eksik olan bireyler için, duyguyu tanıma, ayırt etme ve söze dökme kapasitesi genellikle bir psikoterapist eşliğinde, ilişkisel bir alan içinde kazanılır. Terapötik ilişki, bireyin daha önce deneyimleyemediği o “duygunun taşınabildiği” alanı yeniden kurar. Kişi, ilk kez bir başkasının kendi içsel karmaşasını paniklemeden dinleyebildiğine tanık olur.

Unutulmamalıdır ki; acının konuşulmadığı yerde beden ve davranışlar konuşur. Kapıları çarpan ergenler, kendine zarar veren gençler, yeme bozukluklarıyla mücadele eden bireyler ya da yıllardır geçmeyen ağrılarla yaşayan yetişkinler; çoğu zaman dile gelmeyen, hatta henüz zihinde bile tam olarak oluşmamış bir içsel çatışmayı ifade etmeye çalışmaktadır. Bu belirtiler bir “sorun”dan çok, ruhsal bir çeviri girişimi olarak okunmalıdır.

Özellikle ergenlik döneminde, sözelleştirme kapasitesi yeterince gelişmemiş gençlerin riskli davranışlara daha yatkın olduğu görülür. Dürtüsellik, madde kullanımı, tehlikeli davranışlar ya da ani öfke patlamaları; çoğu zaman sınır koyulamayan, anlamlandırılamayan yoğun duyguların dışa vurum biçimleridir. Ergen, söyleyemediğini yaşar; düşünemediğini yapar. Bu nedenle tedavi edici olan, davranışı doğrudan bastırmak değil; o davranışın hangi duygunun taşıyıcısı olduğunu birlikte düşünebilmektir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir