“Başlamak istiyorum ama sanki içimde bir fren var.”
Birçok kişi, yapmak istediği bir şeyin eşiğine geldiğinde aynı yerde durur. Yapmak istediği bir şey vardır; bazen bir işe başlamak, bazen bir ilişkiye adım atmak, bazen de uzun süredir ertelediği tek bir konuşmayı yapmak… İstek oradadır. Hatta niyet de nettir. Ama tam harekete geçilecek anda, içeride bir şey durdurur. Tanımlaması zor bir sıkışma, bir ağırlık, bazen de sadece “olmuyor” hissi.
Bu noktada çoğu kişi kendini sertçe yargılamaya başlar.
“Demek ki yeterince istemiyorum.”
“İradem zayıf.”
“Bu kadar basit bir şeyi bile yapamıyorsam, bende bir sorun var.”
Hareketsizlik uzadıkça suçluluk artar; suçluluk arttıkça içe çekilme derinleşir. Dışarıdan bakıldığında tembellik ya da isteksizlik gibi görünen bu durum, kişinin kendi gözünde de giderek bir yetersizlik kanıtına dönüşür. Oysa içeride olan biten, çoğu zaman bundan çok daha karmaşıktır.
Ben Klinik Psikolog ve Psikoterapist Halil İbrahim Yalçın. Yetişkinlerle çalışırken en sık karşılaştığım durumlardan biri, tam da bu “istiyorum ama yapamıyorum” hali. Psikanalitik bakış açısında bu donup kalma hâlini yalnızca davranış düzeyinde değil, ruhsal bir düzenek olarak ele alırız. Çünkü bazen durmak, bilinçdışı düzeyde kişiyi daha büyük bir kaygıdan koruyan bir savunmadır.
Bu yazıda, kendinizi sık sık frenlenmiş, ertelerken ya da geri çekilirken buluyorsanız; bunun neden yalnızca motivasyon ya da irade meselesi olmadığını birlikte düşünmeyi amaçlıyorum. Çünkü davranışsal ketlenme dediğimiz yapı, geçici bir duraksamadan çok daha fazlasıdır. Araştırmalar, bu tür bir ketlenmenin erken dönemden itibaren devam ettiğinde ruhsal yaşam üzerinde ciddi ve kalıcı etkiler yaratabildiğini gösteriyor. Örneğin davranışsal ketlenme gösteren çocukların, göstermeyen akranlarına kıyasla ilerleyen yaşlarda Sosyal Anksiyete Bozukluğu geliştirme riskinin 4 ila 7 kat daha fazla olduğu biliniyor.
Bu tablo ergenlikte daha da belirginleşiyor. Ketlenmiş mizaçlı çocukların yaklaşık %40–50’si ergenlik döneminde klinik düzeyde sosyal anksiyete tanısı alıyor; bu oran genel popülasyona kıyasla oldukça yüksek. Yani ketlenme çoğu zaman “geçip giden bir çocukluk özelliği” olmuyor, dönüşerek devam edebiliyor. Dahası, çalışmalar çocuklukta yüksek düzeyde ketlenme gösteren bireylerin %61’inin genç yetişkinlikte hâlâ sosyal olarak kaçıngan davranışlar sergilediğini ortaya koyuyor.
Bu veriler şunu söylüyor: Ketlenme, bastırıldığında ya da görmezden gelindiğinde kaybolmuyor; çoğu zaman biçim değiştirerek yaşamın farklı alanlarında yeniden ortaya çıkıyor. Bu nedenle buradaki amaç sizi “harekete zorlamak” değil. Aksine, bu frenin neden orada olduğunu, neyi önlemeye çalıştığını ve hangi kaygıyı düzenlediğini anlamak. Çünkü psikanalitik açıdan baktığımızda, anlamadan bastırılan her şey, bir başka yerde ve çoğu zaman daha zorlayıcı bir biçimde kendini yeniden gösterir.
Davranışsal Ketlenme Nedir?
Davranışsal ketlenme, kişinin düşünce ve istek düzeyinde canlı olan bir şeyi eyleme dökememesiyle kendini gösterir. Zihinde plan vardır, niyet vardır, hatta bazen yapılacak şey defalarca düşünülmüş ve “hazır” hissedilmiştir. Ancak tam harekete geçilecek anda, içeride bir durdurma mekanizması devreye girer. Bu durdurma çoğu zaman mantıkla açıklanamaz; kişi neden yapamadığını net biçimde söyleyemez ama yapamadığını çok iyi hisseder.
Bu noktada önemli bir ayrım vardır: Ketlenmede istek yokluğu değil, eyleme geçişte bir blokaj söz konusudur. Kişi “istemiyorum” demez; aksine çoğu zaman “çok istiyorum ama yapamıyorum” der. Psikanalitik açıdan baktığımızda, bu durum davranışın kendisinden değil, davranışın doğuracağı içsel sonuçlardan duyulan bilinçdışı kaygıyla ilişkilidir. Yani sorun tembellik ya da motivasyon eksikliği değildir; sorun, eylemin ruhsal dünyada bir tehlike sinyali üretmesidir.
Davranışsal ketlenme çoğunlukla şu şekilde yaşanır:
- Kişi yapacağı şeyi uzun uzun düşünür, planlar, zihinsel olarak hazır hisseder
- Eyleme çok yaklaştığında bedensel ya da duygusal bir gerilim artar
- Kaygı, huzursuzluk, sıkışma ya da “geri çekilme isteği” belirir
- Sonunda kişi ya erteler ya da tamamen vazgeçer
Freud’un kuramında ketlenme, benliğin kaygıyla baş etme yollarından biridir. Eyleme geçmek, bilinçdışı düzeyde yasaklı bir arzuya, cezalandırılma korkusuna ya da geçmişte yaşanmış bir çatışmaya dokunuyorsa; benlik, kaygının yükselmesini engellemek için davranışı durdurur. Bu nedenle ketlenme, ruhsal ekonomide koruyucu bir işlev de görür. Kişi harekete geçmez ama böylece daha yoğun bir kaygıyla da yüzleşmek zorunda kalmaz.
Bu yüzden eyleme geçildiğinde artan şey sadece “heyecan” değildir; çoğu zaman anlamı belirsiz ama güçlü bir içsel alarmdır. Kişi bunu bazen şöyle tarif eder:
“Bir anda içim daralıyor.”
“Sanki yanlış bir şey yapacakmışım gibi oluyor.”
“Beni tutan bir şey var ama ne olduğunu bilmiyorum.”
Davranışsal ketlenmeyi anlamak için, neden yapmadığını zorlamak yerine şu soruya kulak vermek gerekir: Yapsaydım içimde ne olurdu?
Çünkü ketlenme, çoğu zaman kişinin kendine koyduğu bir engel değil; geçmişte öğrenilmiş, bugün hâlâ işleyen bir kaygı düzenleme biçimidir. Bu düzenek anlaşılmadan, sadece “hadi başla” demek çoğu kişide işe yaramaz; aksine suçluluk ve yetersizlik hissini daha da derinleştirir.
Davranışsal Ketlenme Neden Ortaya Çıkar?
Davranışsal ketlenme bir anda ortaya çıkan bir durum değildir; çoğu zaman kişinin ruhsal tarihinde yavaş yavaş inşa edilmiş bir düzenektir. Bugün eyleme geçmeyi zorlaştıran şey, yalnızca bugünkü koşullar değil; geçmişte eylemin, arzunun ya da görünür olmanın neyle eşleştiğidir. Psikanalitik bakış açısında ketlenme, “yapamamak”tan çok, yapmanın neye mal olacağının bilinçdışı hesabıyla ilgilidir.
Bazı kişiler için başarı, ilerlemek ya da öne çıkmak nötr bir deneyim değildir. Bilinçdışı düzeyde başarı; kıskançlık uyandırmak, cezalandırılmak, sevilmeme riski almak ya da başkasını geride bırakmak anlamına gelebilir. Böyle bir ruhsal örgütlenmede harekete geçmek, sadece bir hedefe doğru ilerlemek değil; aynı zamanda tehlikeli bir alana girmek gibidir. Bu yüzden kişi tam adım atacakken geri çekilir, erteler ya da kendini sabote eder.
Bu dinamiğin kökleri çoğu zaman çocukluk deneyimlerinde yatar. Girişkenliğin, merakın ya da kendiliğindenliğin hoş karşılanmadığı bir ortamda büyüyen çocuk, zamanla şu mesajları içselleştirir:
“Fazla istersen sorun çıkar.”
“Öne çıkarsan dikkat çekersin.”
“Yanlış yaparsan bedel ödersin.”
Bu tür deneyimlerde çocuk için en güvenli yol, geri durmak ve görünmez olmaktır. Yetişkinlikte ise aynı kişi, artık tehdit edici olmayan bir ortamda bile, o eski düzeni sürdürür. Ketlenme burada bir alışkanlık değil, öğrenilmiş bir korunma biçimi haline gelir.
Davranışsal ketlenmenin sık görülen bir başka kaynağı da “yanlış yaparsam ne olur?” kaygısıdır. Bu soru çoğu zaman basit bir hata korkusu gibi görünse de, psikanalitik açıdan bakıldığında arkasında daha derin bir anlam taşır. Yanlış yapmak; eleştirilmek, değersiz hissetmek, sevilmeyi kaybetmek ya da utançla baş başa kalmak anlamına gelebilir. Böyle bir durumda benlik, kaygıyı azaltmanın en hızlı yolunu seçer: hiç yapmamak.
Örneğin; bir romanda ya da filmde sıkça rastlanan bir sahne vardır. Kahraman, uzun süredir hayalini kurduğu bir işi kurmak üzere defalarca plan yapmış, eğitimler almış, çevresinden destek görmüştür. Ancak tam adım atacağı her seferinde “biraz daha hazır olmalıyım” diyerek geri çekilir. Dışarıdan bakıldığında bu durum temkinli olmak ya da mükemmeliyetçilik gibi okunabilir. Oysa hikâye ilerledikçe, kahramanın çocukluğunda başarılarının ya küçümsendiği ya da “şımarmaması” için geri çekildiği bir aile atmosferinde büyüdüğü ortaya çıkar. Onun için ilerlemek, bilinçdışı düzeyde yalnız kalmakla ve destek kaybıyla eşleşmiştir. Ketlenme, bu kaybı yeniden yaşamamak için devreye giren bir durma noktası hâline gelir.
Bu nedenle davranışsal ketlenme, çoğu zaman bir eksiklik değil; geçmişte işe yaramış bir çözümün bugüne taşınmış hâlidir. Sorun, bu çözümün artık kişiyi korumaktan çok sınırlamaya başlamasıdır. Ketlenmenin nedenlerini anlamak, kişiye “neden yapamıyorum?” sorusundan çok, “neye karşı kendimi koruyorum?” sorusunu sorma imkânı verir. Ve bu soru, değişimin kapısını aralayan en önemli eşiktir.
Freud’a Göre Ketlenme, Belirti ve Kaygı
Freud, ketlenmeyi yalnızca bir davranış sorunu olarak değil; ruhsal aygıtın kaygıyla baş etme biçimlerinden biri olarak ele alır. Ketlenme, Belirti ve Kaygı metninde, kişinin neden bazen bir belirti geliştirmeden önce durduğunu, geri çekildiğini ve adım atamadığını açıklamaya çalışır. Bu bakış açısı, davranışsal ketlenmenin neden “anlamsız” ya da “irrasyonel” olmadığını anlamak açısından oldukça yol göstericidir.
Freud’a göre ketlenme, çoğu zaman bir semptomdan önce gelen ve onu önlemeye çalışan bir savunmadır. Yani ruhsal sistem, daha yoğun bir çatışma ya da kaygı ortaya çıkmadan önce, davranışı durdurarak dengeyi korumaya çalışır. Bu anlamda ketlenme, patolojik olmaktan ziyade koruyucu bir işlev de taşır.
Bu çerçevede ketlenmeyi şöyle düşünebiliriz:
- Ruhsal bir arzu, istek ya da dürtü harekete geçmek ister
- Bu hareket, bilinçdışı düzeyde bir yasakla ya da tehdit algısıyla karşılaşır
- Kaygı yükselmeye başlar
- Benlik, kaygıyı daha fazla artırmamak için davranışı durdurur
Kaygı burada rastlantısal bir his değildir; adeta bir uyarı sinyali gibi çalışır. Freud’a göre kaygı, benliği “tehlike var” diye bilgilendirir. Bu tehlike her zaman dış dünyaya ait değildir; çoğu zaman içsel bir çatışmadan kaynaklanır. Arzu ile yasak, istek ile suçluluk, ilerleme ile kayıp korkusu aynı anda devreye girdiğinde, benlik için en güvenli çözüm ketlenme olur.
Freud’un kuramında bir diğer önemli nokta, ruhsal enerjinin bloke olmasıdır. Normal koşullarda bu enerji düşünceye, ilişkiye ya da eyleme akabilir. Ancak ketlenme durumunda:
- Enerji eyleme yönelmez
- Düşünce düzeyinde dolaşır ve tekrar eder
- Kişide yorgunluk, isteksizlik ya da zihinsel tıkanıklık hissi yaratır
Bu nedenle ketlenme yaşayan kişiler sıkça “çok düşünüyorum ama yapamıyorum” der. Aslında ortada enerji eksikliği yoktur; enerji vardır ama bağlanacağı bir çıkış yolu bulamaz. Bu da kişide hem içsel bir gerilim hem de dışarıdan bakıldığında anlaşılması zor bir durgunluk yaratır.
Freud’un ayırt ettiği önemli bir fark şudur:
Ketlenme, semptom gibi dışa taşan bir belirti değildir; daha sessizdir, daha az fark edilir ama uzun vadede kişinin yaşam alanını daraltır. Bir kişi anksiyete atağı yaşamayabilir, obsesif bir belirti geliştirmeyebilir; fakat adım atamadığı, ilerleyemediği için hayatı giderek kısıtlanır.
Bu nedenle psikanalitik çalışmada amaç, ketlenmeyi doğrudan ortadan kaldırmak değil; onun neyi önlemeye çalıştığını anlamaktır. Çünkü ketlenme, çoğu zaman benliğin söylediği şu cümlenin davranışa dönüşmüş hâlidir:
“Burada durmak, ilerlemekten daha güvenli.”
Davranışsal Ketlenme Günlük Hayatta Nasıl Görülür?
Davranışsal ketlenme çoğu zaman soyut bir kavram gibi algılansa da, günlük yaşamda oldukça tanıdık ve tekrar eden biçimlerde karşımıza çıkar. Bu durum yalnızca yetişkin yaşamına özgü değildir; ergenlik döneminde de benzer bir biçimde ortaya çıkabilir. Özellikle ödevlere başlamakta zorlanma, sınava hazırlanmayı sürekli erteleme ya da “çalışmam gerekiyor” düşüncesiyle saatlerce oyalanma gibi örüntüler, çoğu zaman ketlenmenin günlük hayattaki yansımalarıdır. Kişi bunu tek tek davranışlar üzerinden yaşar; ancak altta yatan dinamik aynıdır: eyleme geçildiğinde artan kaygı ve bu kaygıyı durdurmak için geri çekilme. Bu nedenle ketlenme, hayatın farklı alanlarında benzer bir “durma” hali yaratır.
En sık görülen biçimlerinden biri ertelemedir. Kişi yapılacak işi bilir, hatta çoğu zaman öneminin de farkındadır. Ancak başlamak, içsel olarak beklenenden daha ağır bir yük gibi hissedilir. Ergenlerde bu durum ders çalışmayı sürekli öteleme ya da sınav hazırlığını son ana bırakma şeklinde görülürken; yetişkinlerde iş, sorumluluk ya da kişisel hedefler üzerinden kendini gösterebilir. Erteleme burada bir zaman yönetimi sorunu değil; eylemin tetiklediği huzursuzluğu geçici olarak azaltma çabasıdır. Yapılmayan iş, kısa vadede kaygıyı düşürür; uzun vadede ise suçluluğu büyütür.
Bir diğer yaygın görünüm karar verememe halidir. Seçenekler arasında kalmak, kararın sorumluluğunu almak ya da “yanlış” bir adım atma ihtimali kişide yoğun bir içsel baskı yaratır. Bu durum, gençlerde hangi derse nasıl çalışacağını bilememe ya da sürekli yöntem değiştirme şeklinde ortaya çıkabilir. Yetişkinlikte ise karar süreci uzar, kişi sürekli yeniden düşünür ya da kararı dış koşullara bırakır. Aslında kararsızlık, kararın doğuracağı duygusal sonuçlardan kaçınmanın bir yoludur.
Ketlenme özellikle performans anlarında daha belirgin hale gelebilir. Sunum yaparken, sınava girerken, önemli bir görüşmede ya da değerlendirilme ihtimali olan bir durumda kişi bir anda donakalır. Bilgi vardır, hazırlık yapılmıştır; fakat o an bedensel bir kilitlenme, zihinsel boşalma ya da “hiçbir şey yapamama” hissi ortaya çıkar. Bu donakalma, başarısızlıktan çok, görünür olmanın ve yargılanmanın tetiklediği kaygıyla ilişkilidir.
İlişkisel alanda ise ketlenme geri çekilme şeklinde yaşanır. Kişi yakınlık ister ama mesafe koyar; ilişki derinleştiğinde soğur ya da duygularını ifade etmekten kaçınır. Burada geri çekilme, ilgisizlikten değil; yakınlığın bilinçdışı düzeyde bağımlılık, kayıp ya da incinme riskini çağrıştırmasından kaynaklanır. Böylece kişi, ilişkiyi tamamen kaybetmemek için onu sınırlı tutar.
Davranışsal ketlenmenin en hassas alanlarından biri de cinsel ketlenmedir. İstek olmasına rağmen arzunun eyleme dökülememesi, bedensel yakınlıkta gerilim, kaçınma ya da zevk alamama şeklinde görülebilir. Psikanalitik açıdan cinsel ketlenme, yalnızca bedensel değil; suçluluk, yasak, utanç ve kontrol temalarıyla iç içe geçmiş bir durumdur. Arzu, kaygıyla çarpıştığında benlik yine aynı çözümü seçer: durmak.
Bu örneklerin ortak noktası şudur: Davranışsal ketlenme, kişinin hayatının tek bir alanına sıkışmaz; okul, iş, ilişki, cinsellik ve kişisel gelişim gibi pek çok alanda benzer bir iz bırakır. Dışarıdan bakıldığında motivasyon kaybı, erteleme ya da tembellik gibi görünen bu durumlar, içeride çoğu zaman aynı ruhsal düzenleme mekanizmasının farklı yüzleridir. Bu mekanizmayı anlamak, ketlenmenin “benimle ilgili bir eksiklik” değil; ruhsal bir düzenleme biçimi olduğunu fark etmenin ilk adımıdır.
Ketlenme ile Depresyon Aynı Şey mi?
Davranışsal ketlenme ile depresyon dışarıdan bakıldığında birbirine benzeyebilir. Her iki durumda da hareketsizlik, geri çekilme ve hayata karşı mesafe alma görülür. Bu nedenle birçok kişi, yaşadığı durumu “depresyondayım galiba” diye tanımlar. Ancak psikanalitik açıdan bu iki durumun ruhsal dinamikleri farklıdır ve bu fark, nasıl ele alınacaklarını da belirler.
Ketlenmede temel mesele isteğin kaybolması değil; isteğin eyleme ulaşamamasıdır. Kişi içinde bir arzu, bir yönelim, bir “yapma isteği” hisseder; fakat bu isteğin önünde görünmez bir engel vardır. Depresyonda ise çoğu zaman istek geri çekilmiş, enerji içe dönmüş ve dünya anlamını yitirmiştir.
Bu farkı daha net görmek için:
- Ketlenmede:
- İstek vardır ama eyleme giden yol kapalıdır
- Kaygı, davranışı durdurur
- Kişi yapamadığı için suçluluk ve yetersizlik hisseder
- Depresyonda:
- İstek ve ilgi belirgin biçimde azalmıştır
- Enerji düşüktür, hayata karşı genel bir çökkünlük vardır
- Umutsuzluk ve değersizlik ön plandadır
Özetle; ketlenmede kişi “istiyorum ama yapamıyorum” derken, depresyonda daha çok “hiçbir şey istemiyorum” noktasına gelir. Bu ayrımı yapmak önemlidir çünkü ketlenmeyi yalnızca depresyon gibi ele almak, altta yatan kaygı ve çatışmayı gözden kaçırmaya neden olabilir. Doğru anlaşıldığında ise ketlenme, çözümlenebilir bir ruhsal düğüm olarak ele alınabilir.
Davranışsal Ketlenme Nasıl Aşılır?
Davranışsal ketlenmeyle baş etmeye çalışan birçok kişi, ilk refleks olarak kendini zorlamayı dener. Takvimler yapılır, hedefler belirlenir, “bu sefer yapacağım” diye içsel baskı artırılır. Ancak çoğu zaman sonuç değişmez: ya kısa süreli bir hareket olur ya da ketlenme daha da sertleşir. Bunun nedeni, zorlamanın ketlenmenin nedenine değil, yalnızca sonucuna odaklanmasıdır.
“Kendini zorlamak” ketlenmede neden işe yaramaz?
Çünkü ketlenme bir isteksizlik değil, kaygıya karşı geliştirilmiş bir savunmadır. Kişi kendini ne kadar iterse, benlik o kadar tehdit altında hisseder. Bu da kaygıyı artırır ve savunmayı daha da güçlendirir. İçerideki mesaj genellikle şudur: “İlerlemek güvenli değil.” Bu mesaj değişmeden, davranışı zorla değiştirmek kalıcı bir rahatlama sağlamaz.
Bu noktada asıl önemli olan, ketlenmenin anlamını çözmektir. Ketlenme, kişiye “dur” diyen anlamsız bir engel değil; geçmişte işe yaramış bir koruma biçimidir. Psikanalitik çalışmada şu soruların izini süreriz:
- Hangi adım, hangi kaygıyı tetikliyor?
- Harekete geçmek bilinçdışı düzeyde neyi tehlikeli kılıyor?
- Başarı, yakınlık ya da görünür olmak neyle eşleşmiş durumda?
Bu sorular, ketlenmenin arkasındaki içsel çatışmayı görünür kılar. Çatışma görünür olduğunda, ketlenme tek çözüm olmaktan çıkar. Kişi artık durmak zorunda kalmadan, başka ruhsal yollar geliştirebilir.
Psikoterapide yapılan tam olarak budur: Ketlenmeyi ortadan kaldırmaya çalışmak değil, onu üreten içsel dinamiği birlikte anlamak. Terapi sürecinde kişi, arzusu ile kaygısı arasındaki gerilimi tanımaya başlar. Bu tanıma, zamanla ruhsal enerjinin yeniden akmasına ve davranışın daha az tehditkâr hissedilmesine imkân tanır. Değişim genellikle ani bir “yapabilme” haliyle değil; eylemin artık eskisi kadar korkutucu gelmemesiyle başlar.
Davranışsal ketlenme aşıldığında, kişi bir anda kusursuzca harekete geçen biri olmaz. Ancak şunu fark eder: Durmak artık tek seçenek değildir. Ve bu fark, gerçek ve kalıcı hareketin başladığı yerdir.
Davranışsal ketlenme, çoğu zaman kişinin kendine koyduğu bir engel değil; geçmişte ruhsal olarak hayatta kalmasını sağlamış bir düzenektir. Bu nedenle onu “yenilmesi gereken bir sorun” gibi ele almak, kişiyi daha da sıkıştırabilir. Ketlenme anlaşıldığında, ardındaki kaygı ve çatışma çalışıldığında ise işlevini yavaş yavaş yitirir. Kişi hâlâ temkinlidir ama artık donup kalmaz; ister, düşünür ve adım atabilir.
Eğer siz de sık sık ertelediğinizi, geri çekildiğinizi ya da “tam başlayacakken durduğunuzu” fark ediyorsanız, bunu yalnızca disiplin ya da irade meselesi olarak görmek zorunda değilsiniz. Bazen asıl ihtiyaç, daha fazla zorlamak değil; durduran şeyin neden orada olduğunu anlamaktır. Psikanalitik terapi, bu duraklamayı yargılamadan ele almayı ve eylemin yeniden mümkün hale gelmesini sağlayacak içsel alanı açmayı hedefler. Çünkü gerçek hareket, çoğu zaman önce içeride başlar.
Sık Sorulan Sorular (FAQ)
Davranışsal ketlenme nedir?
Davranışsal ketlenme, kişinin yapmak istediği bir şeyi düşünce ve istek düzeyinde yaşamasına rağmen eyleme geçememesidir. Bu durum genellikle tembellik ya da motivasyon eksikliğiyle karıştırılır. Oysa psikanalitik açıdan bakıldığında ketlenme, artan içsel kaygıyı düzenlemek için devreye giren bir savunmadır. Kişi durarak kaygıyı azaltır, ancak uzun vadede suçluluk ve tıkanmışlık hissi yaşayabilir.
Davranışsal inhibisyon nedir, ketlenmeyle aynı şey midir?
Davranışsal inhibisyon, bireyin yeni, belirsiz ya da tehdit edici algılanan durumlarda geri durma eğilimini ifade eder. Ketlenmeyle yakından ilişkilidir ancak daha çok mizaç ve erken dönem düzenekleriyle açıklanır. Davranışsal ketlenmede ise belirli bir arzu ya da hedef vardır ve bu hedefe yaklaşıldığında durma ortaya çıkar. Yani inhibisyon daha genel bir yatkınlıkken, ketlenme belirli alanlarda yoğunlaşır.
Sürekli ertelemek davranışsal ketlenme midir?
Her erteleme davranışsal ketlenme değildir; ancak tekrar eden, kişinin kendisini de şaşırtan ve suçluluk yaratan ertelemeler çoğu zaman ketlenmeyle ilişkilidir. Özellikle yapılacak şey kişi için önemliyse ve “neden yapamadığını” kendisi de açıklayamıyorsa, altta kaygı temelli bir durdurma olabilir. Bu durumda erteleme, zaman yönetimi değil ruhsal bir sinyal olarak ele alınmalıdır. Anlamı çözüldüğünde davranış da değişmeye başlar.
Cinsel ketlenme psikolojik midir?
Cinsel ketlenme çoğu zaman psikolojik kökenlidir ve yalnızca bedensel ya da fizyolojik nedenlerle açıklanamaz. İstek olmasına rağmen yakınlıkta geri çekilme, gerilim ya da kaçınma yaşanıyorsa, bilinçdışı suçluluk, yasak ve utanç temaları devrede olabilir. Psikanalitik çalışmada cinsel ketlenme, arzunun değil; arzuyla birlikte gelen kaygının anlaşılması üzerinden ele alınır. Bu da kişinin hem bedeniyle hem de ilişkileriyle daha rahat temas kurmasını mümkün kılar.
