Kendine zarar verme davranışı, dışarıdan bakıldığında çoğu zaman “ani”, “anlamsız” ya da “tehlikeli” bir eylem gibi algılanır. Oysa klinik çalışmalarda ve danışan anlatılarında bu davranışın, çoğu zaman kişinin içinde kapsanamamış, söze dökülememiş bir ruhsal acıyı beden üzerinden görünür kılma çabası olduğu görülür.
Bu yönüyle kendine zarar verme, tek başına bedeni hedef alan bir davranıştan çok, taşınamayan duyguların bir ifadesi olarak anlaşılmalıdır.
Bu mekanizma, yalnızca kendine zarar verme davranışında değil; daha örtük ve sosyal olarak daha kabul edilebilir biçimlerde de karşımıza çıkar. Bazı bireylerde söze dökülemeyen, kapsanamayan ruhsal acı kendini kesik ya da yanıkla değil; ağrı, çarpıntı, mide sorunları, nefes darlığı gibi psikosomatik süreçler üzerinden ifade eder. Ortak nokta, duygunun zihinsel ve ilişkisel alanda tutulamaması; bedenin, bu yükü taşımak zorunda kalmasıdır.
Kesik, yanık, morluk ya da deriyi yolma gibi davranışlar; dışarıdan bakıldığında bedene yönelmiş gibi görünse de, çoğu zaman kişinin ifade edemediği, düzenleyemediği ya da başkasına taşıyamadığı bir duygunun bedensel dili hâline gelir. Bu nokta, kapsanamayan duyguların bedende yer bulmasıyla yakından ilişkilidir. Duygular ilişkisel alanda tutulamadığında, zihin için tek düzenleyici alan bazen beden olur.
Araştırmalar, kendine zarar verme davranışının ergenlerde %17.2, genç yetişkinlerde %13.4, yetişkinlerde ise %5.5 oranında görüldüğünü göstermektedir. Bu oranlar, özellikle ergenlik döneminde yaşanan duygusal yoğunluk, kimlik karmaşası ve ilişki hassasiyetlerinin bedensel düzeyde nasıl ifade bulabildiğini anlamak açısından önemlidir. Klinik görüşmelerimde de özellikle gençlerde bu davranışın, çoğu zaman sessiz bir yardım çağrısı niteliği taşıdığı gözlemlenmektedir.
Kendine zarar verme davranışı yalnızca “kendine kötülük etmek” olarak ele alınamaz. Bazı bireylerde bu davranış, öfkenin dışa yöneltilemediği durumlarda içe dönmüş bir saldırganlık biçimi olarak ortaya çıkar. Özellikle iç dünyasında “dışarısı iyi, ben kötüyüm” inancı baskın olan; yoğun suçluluk ve değersizlik duyguları taşıyan kişilerde, zarar verme eğiliminin başkasına değil kendine yönelmesi daha olasıdır. Bu, çoğu zaman bilinçli bir tercih değil; ilişkisel olarak ifade edilemeyen duyguların yön değiştirmiş hâlidir.
Bazı bireyler için kendine zarar verme, “bir şey hissetmek”, “kontrol duygusunu yeniden kazanmak” ya da içsel karmaşayı somutlaştırmak anlamına gelebilir. Bu nedenle davranışı yalnızca fiziksel bir eylem olarak değerlendirmek, hem kişiyi hem de davranışın ardındaki ruhsal gerçekliği gözden kaçırma riskini taşır.
“Kendini Kesme Hastalığı” Doğru Bir İfade mi?
Günlük dilde sıkça kullanılan “kendini kesme hastalığı” ifadesi, bilimsel ve klinik açıdan isabetli değildir. Kendine zarar verme tek başına bir hastalık değil; depresyon, travma sonrası tepkiler, kişilik örgütlenmeleri, yoğun utanç ve suçluluk duyguları ya da duyguları düzenleme kapasitesindeki zorlukların bir belirtisi olarak ortaya çıkabilir.
Bu nedenle “hastalık” kavramı yerine, kişinin yaşadığı içsel çatışmaları anlamaya ihtiyaç duyan bir davranış örüntüsü olarak ele alınması daha doğru ve kapsayıcıdır. Bu bakış açısı, hem ailelerin hem de ruh sağlığı profesyonellerinin davranışı yargılamadan, altında yatan duygusal süreçleri görebilmesini sağlar.
Önemli bir not:
Kendine zarar verme davranışı fark edildiğinde —özellikle davranış tekrarlayıcı hâle gelmişse, yaralanmalar artıyorsa ya da kişi yoğun çaresizlik ve suçluluk duygularıyla baş edemiyorsa— mutlaka bir ruh sağlığı uzmanına başvurulması önerilir. Gerekli durumlarda psikoterapi süreci, psikiyatrist değerlendirmesiyle birlikte yürütülmelidir. Bu, hem kişinin güvenliği hem de altta yatan ruhsal sürecin sağlıklı biçimde ele alınabilmesi açısından kritik önemdedir.
Bir İnsan Kendine Neden Zarar Verir?
Kendine zarar verme davranışını anlamaya çalışırken çoğu zaman sorulan ilk soru şudur:
“Neden böyle bir şey yapıyor?”
Oysa bu davranış tek bir nedene dayanmaz; çoğu zaman kişinin içindeki kaotik duyguların beden üzerinden ifade bulma biçimidir. Benim klinik deneyimimde de, bu eylem kişinin “acıya şekil verme”, onu yönetilebilir bir forma sokma girişimi olarak karşımıza çıkar.
Psikanalitik açıdan bakıldığında kişinin kendine verdiği fiziksel zarar, çoğu zaman ruhsal acının bedenselleşmiş hâlidir. Bastırılmış öfke, yoğun utanç, suçluluk ya da söze dökülemeyen duygular, dışarıya yöneltilemediklerinde içe döner. Bu noktada beden, hem hedef hem de taşıyıcı olur.
Birçok genç danışanım bunu şöyle tarif eder:
“İçimde fırtına kopuyor ama dışarıdan belli olmuyor. O fırtınayı görünür yapmak istiyorum.”
Bazı durumlarda bu davranış, kişinin hayatındaki çaresizlik ve kontrol kaybına karşı geliştirdiği bir savunma hâline gelir.
“Her şey elimden kaçıyor ama acımı kontrol edebilirim” düşüncesi, bedeni düzenleyici bir araç gibi kullanmasına yol açabilir.
Kendine zarar verme kimi zaman da görünme, fark edilme arzusunun bedensel bir ifadesidir. Fakat bu, popüler dildeki gibi “ilgi çekme” değildir. Daha çok:
“Acımı fark edin; yalnız olmadığımı hissedeyim.” diyen sessiz bir çağrıdır.
Travmatik yaşantılar, duygusal ihmal, reddedilme ve değersizlik hissi bu davranışı besleyen önemli zeminlerdir. Bu tür yaşantılar, kişinin kendi bedenine yönelik tutumunda da kırılmalar yaratır; beden bazen cezalandırılması gereken bir nesneye, bazen de acıyı taşıyan bir sahneye dönüşür. Psikanalitik kuramda bu durum, kişinin sevgi ve nefret duygularını aynı bedende çarpıştırmak zorunda kalmasıyla açıklanır.
Bilimsel araştırmalar da bu tabloyu destekler. Literatür, kendine zarar verme davranışının özellikle iki güçlü motivasyonla ilişkili olduğunu göstermektedir:
- Cezalandırma motivasyonu: Kişinin bilinçdışı düzeyde kendini suçlu görmesi ve “cezayı hak ettiğine” dair derin bir inanç taşıması.
- Anti-dissociation motivasyonu: Yoğun duygusal donukluk, boşluk ve “hiçbir şey hissetmeme” hâlinden çıkmak için gerçekliği acı üzerinden tekrar hissedebilme çabası.
Danışanların anlattıkları bu bulgularla örtüşür:
“Hiçbir şey hissetmiyordum, acı çekince en azından yeniden var gibi hissettim.”
Tüm bu dinamikler birleştiğinde kendine zarar verme, yalnızca bedenle ilgili bir davranış olmaktan çıkar; kişinin içsel çatışmalarını düzenleme, yoğun duygularla baş etme ve görünmez acısını duyurabilme girişimi hâline gelir.
Kendine Zarar Verme Davranışı Hangi Duyguların Sonucudur?
Kendine zarar verme davranışı çoğu zaman tek bir duygunun değil, birbiriyle iç içe geçmiş yoğun bir duygusal yükün sonucudur. Klinik gözlemlerimde gördüğüm ortak nokta, bu duyguların kişinin içinde kalabalıklaştığı, fakat dışarıya aktarılamadığı anlarda bedenin devreye girmesidir.
Bastırılmış öfke bu davranışın en temel bileşenlerinden biridir. Kişi çoğu zaman öfkesini yöneltecek güvenli bir alan bulamaz; ilişkisel olarak ifade edemediği bu duygu içe döner ve bedene yönelir. Buna kendini cezalandırma dürtüsü de eşlik eder: “Bunu hak ediyorum” hissi, bilinçdışı suçlulukla birleştiğinde kişi acıyı bir tür kefaret gibi yaşayabilir.
Yoğun suçluluk ve utanç, kendine zarar vermeyi tetikleyen diğer güçlü duygulardır. Kişi bu duygularla başa çıkamadığında, acı bedende toplanır ve fiziksel bir çıkış yolu bulur. Bazıları için kesik ya da yanık, bu utancın dışarıya “aktarılması” gibidir.
Bazı bireylerde ise tam tersi bir durum görülür: Duygusal donukluk.
“Hiçbir şey hissetmiyorum.”
Bu boşluk hâli, birçok kişinin kendine zarar vermeye yönelmesinin sebebidir. Fiziksel acı, hissedilemeyen duyguların yerine geçer; kişi bir anlığına da olsa “yeniden var olma” hissini yaşar.
Özellikle ergenlerde bu davranış, kimlik bunalımıve kendinden kopuş deneyimiyle yakından ilişkilidir. Ergenlik, duyguların hızla değiştiği, benliğin yeniden kurulduğu bir dönemdir. Genç, “kim olduğuna” dair sorularla doluyken, bedeni bazen bu karmaşanın yükünü taşır; kesikler ya da yaralar bir tür “içsel kaosun dışa çizilmiş haritası” hâline gelir.
Kısacası, kendine zarar verme davranışı tek bir duyguya indirgenemez; çoğu zaman öfkenin, suçluluğun, utancın, boşluğun ve kimlik karmaşasının birleştiği yoğun ve sessiz bir fırtınanın sonucudur.
Ergenlerde Kendine Zarar Verme Davranışı
Ergenlik dönemi, yalnızca bedensel ve duygusal değişimlerin değil; aynı zamanda düşünebilme, duyguyu zihinde tutabilme ve eylem yerine söze dökebilme kapasitesinin geliştiği kritik bir dönemdir. Sağlıklı bir gelişim sürecinde ergen, yoğun duygularını zamanla düşünceye dönüştürebilir; hissettiğini eylemle boşaltmak yerine, anlamlandırma ve ifade etme yolları geliştirebilir.
Ancak bu düşünme ve ruhsal düzenleme kapasitesi yeterince gelişmediğinde ya da ilişkisel olarak desteklenmediğinde, duygular zihinde tutulamaz ve eyleme dökülür. Kendine zarar verme davranışı, bu noktada çoğu zaman bir “acı arayışı”ndan çok, düşünülemeyen duyguların bedensel bir boşaltımı olarak ortaya çıkar.
Ergenlik psikolojisinde artan dürtüsellik, kimlik karmaşası ve ilişkisel hassasiyetler; duyguların çok hızlı yükselmesine ve taşmasına neden olabilir. Özellikle öfke, utanç, değersizlik ya da yoğun hayal kırıklığı gibi duygular, sözel olarak ifade edilemediğinde bedene yönelir. Bu nedenle bazı gençler, patlama anlarında kendilerine zarar verebilirler. Bu davranış, çoğu zaman “acıya yönelmek”ten ziyade, düşünülemeyen duygusal yükü bir anda boşaltma girişimidir.
Sosyal medya ve akran etkisi bu davranışı tetikleyici bir rol oynayabilir. Gençler bazı davranışları taklit edebilir; ancak burada önemli olan, taklidin kendisinden çok, taklit edilecek bir davranışa zemin hazırlayan içsel çatışmanın zaten mevcut olmasıdır. Yani eylem, çoğu zaman altta yatan ruhsal zorlanmanın bir göstergesidir.
Ailenin Rolü: Duyguyu Davranıştan Söze Taşıyabilmek
Bu noktada ailenin tutumu belirleyici bir öneme sahiptir. Ergenin yaşadığı duygular, aile içinde sözel olarak karşılık bulabildiğinde, genç için düşünme kapasitesi desteklenmiş olur. Aile, yalnızca davranışı fark eden değil; davranışın ardındaki duyguyu merak eden bir konumda olduğunda, eyleme duyulan ihtiyaç azalabilir.
Aileler için bazı uyarı işaretleri şunlardır:
- Sürekli uzun kollu kıyafetler tercih etme
- Açıklanamayan yaralanma izleri
- Odada yalnız kalma isteğinin artması
- Ani öfke patlamaları
- Duygusal geri çekilme
Bu işaretler fark edildiğinde, yapılması gereken ilk şey yargılamak, sorgulamak ya da kontrol etmeye çalışmak değil; gencin duygusuna temas edebilecek bir ilişki alanı açmaktır.
“Bunu neden yaptın?” gibi sorular çoğu zaman genci daha da içine kapatırken;
“Seni anlamaya çalışıyorum, buradayım.” mesajı güven oluşturur.
Amaç, davranışı hemen ortadan kaldırmak değil; gencin yaşadığı duygunun söze dökülebilmesini sağlamak, yani eylemi düşünceye dönüştürebilecek bir ilişki zemini kurmaktır. Örneğin:
“Bunu yapacak kadar zorlandığını fark ediyorum. İstersen birlikte bunun sana ne yaşattığını konuşabiliriz.”
Ergenlerde kendine zarar verme davranışı, çoğu zaman ölmek istemekten değil; henüz yeterince düşünülemeyen, düzenlenemeyen yoğun duygularla baş edememekten kaynaklanır. Bu nedenle ailelerin sabırlı, kapsayıcı ve gerektiğinde profesyonel destek arayışına yönlendirici bir tutum içinde olması, iyileşme sürecinin en önemli yapı taşlarından biridir.
Kendini Kesme Psikolojisi (Jiletleme Neyi Temsil Eder?)
Kendini kesme, dışarıdan bakıldığında yalnızca fiziksel bir eylem gibi görünse de, psikolojik açıdan oldukça sembolik bir anlam taşır. Psikanalitik perspektifte “jiletleme”, çoğu zaman kişinin içindeki yoğun duyguları bedene çizerek somutlaştırma, taşıyamadığı acıyı görünür kılma ve kontrol edilebilir bir forma dönüştürme çabasıdır.
Kesik anındaki acı, birçok kişide bir tür duygusal boşalım yaratır. Bastırılmış öfkenin, suçluluk ya da utancın bedene yönelmesi, zihindeki gerginliğin bir anlığına da olsa düşmesine yol açabilir. Bu nedenle bazı bireyler kesme sonrasında geçici bir rahatlama veya “arınma” hissi yaşadıklarını ifade ederler; sanki içeride biriken duygusal baskı dışarı akmış gibi.
Bu davranışın tekrar etmesinin nedeni de tam olarak buradadır:
Bedensel acı, kısa vadede duygusal acıyı düzenler.
Ancak bu geçici rahatlama, uzun vadede daha fazla suçluluk ve yalnızlık yarattığı için kişi, aynı rahatlamayı yeniden yaşayabilmek adına davranışı tekrarlayabilir. Psikanalitik kuram bunu tekrarlama zorlantısı ile açıklar: Kişi, bilinçdışı çatışmalarını çözmek yerine aynı döngüyü yeniden üretir.
Kısacası kendini kesme davranışı, çoğu zaman “ölmek” için değil, duygusal olarak hayatta kalabilmek için gelişen bir mekanizmadır; bu yüzden anlaşılmayı ve profesyonel destekle çalışılmayı gerektirir.
Kendine Zarar Vermekten Hoşlanmak Mümkün mü?
“Kendine zarar vermekten hoşlanmak” ifadesi, hem klinik hem de insani açıdan çoğu zaman yanlış anlaşılır. Bu davranışı sergileyen kişiler genellikle acıdan keyif aldıkları için değil, dayanılması güç bir içsel gerilimi azaltmak için bu yola başvururlar. Yani mesele “hoşlanmak” değil; acıyı düzenleme, hissizliği sonlandırma veya içsel kaosu kontrol altına alma çabasıdır.
Birçok kişi için kendine zarar vermenin ardından gelen his, kavramsal olarak “rahatlama”ya benzer.
- Acı, duygusal baskıyı bir anlığına düşürür.
- Donukluk hissi yerini “yeniden hissetme”ye bırakır.
- Kaçınılmaz görünen bir içsel gerilim, kısa süreli de olsa yatışır.
Ancak bu rahatlama kısa ömürlüdür. Fiziksel acı geçer, fakat yerini çoğu zaman suçluluk, pişmanlık ve utanç alır. Bu da kişiyi, aynı gerilim yeniden yükseldiğinde aynı davranışa geri götüren döngüyü besler. Psikanalitik kuramda bu süreç, Freud’un tanımladığı tekrarlama zorlantısı ile açıklanır: Kişi, bilinçdışı düzeyde kendini yeniden cezalandırdığı bir örüntünün içine sıkışır.
Dolayısıyla burada gerçek bir “hoşlanma” yoktur; yaşanan şey, kişinin kendi içsel acısıyla baş edebilmek için bulduğu geçici bir çıkıştır. Ve tam da bu nedenle, bu davranış yargılanması gereken bir “tercih” değil, anlaşılması ve çalışılması gereken bir yardım çağrısıdır.
Kendine Zarar Vermek Bir Hastalık mı?
Kendine zarar verme davranışı, toplumda çoğu zaman “bir hastalık” gibi algılansa da klinik açıdan tek başına bir hastalık olarak sınıflandırılmaz. Daha çok, altta yatan ruhsal çatışmaların ve düzenlenemeyen duyguların belirtisi olarak ele alınır.
Son yıllarda araştırmalar, bu davranışın özgün bir psikolojik örüntü oluşturduğunu gösterdiği için “İntihar Amaçlı Olmayan Kendini Yaralama (NSSI)” kavramı bağımsız bir tanı önerisi olarak tartışılmaktadır. Bu, davranışın depresyon ya da kişilik bozukluğuna indirgenemeyecek kadar özgün bir yapısı olduğunu destekler.
Bununla birlikte kendine zarar verme, bazı psikiyatrik tablolarla güçlü biçimde ilişkilidir. Özellikle Borderline Kişilik Bozukluğu (BKB)‘nda bu davranış oldukça yaygındır; araştırmalar BKB tanısı alan kişilerin %75–80’inde yaşam boyu kendine zarar verme davranışının görüldüğünü göstermektedir. Bu oran, davranışın duyguları düzenlemekte zorlanan kişilerde neden daha sık ortaya çıktığını klinik olarak anlamamıza yardımcı olur.
Bu nedenle günlük dilde kullanılan “kendini kesme hastalığı” ifadesi hem eksik hem de yanıltıcıdır. Kişiyi tek bir bozukluğa indirger, davranışın ardındaki duygusal anlamı görünmez kılar. Oysa kendine zarar verme, çoğu zaman kişinin içsel çatışmalarını düzenleme çabasıdır; bedene yönelen acı, ruhsal acının bir tercümesi gibidir.
Klinik yaklaşımda ilk adım, davranışın ne zaman, hangi duygularla, hangi düşünceler eşliğinde ortaya çıktığını bütüncül bir çerçevede anlamaktır.
Değerlendirme sürecinde:
- Duygu düzenleme kapasitesi
- Travmatik yaşantılar
- Aile ve ilişki örüntüleri
- Benlik algısı
- Eşlik eden depresif belirtiler veya kişilik örgütlenmesi titizlikle ele alınır.
Amaç sadece davranışı durdurmak değildir; kişinin duygularını söze dökebilmesini, içsel acısını taşıyabilecek bir alan bulmasını ve bedene yönelen ifadeyi daha sağlıklı bir içsel işlemeden geçirebilmesini sağlamaktır.
Kısacası, kendine zarar verme bir hastalıktan çok bir yardım çağrısıdır; klinik olarak dikkatle değerlendirilmesi ve yargıdan uzak bir yaklaşımla çalışılması gereken karmaşık bir ruhsal süreçtir.
Kendine Zarar Verme Davranışı Nasıl Tedavi Edilir?
Kendine zarar verme davranışının tedavisi, yalnızca davranışı durdurmaya odaklanan yüzeysel bir müdahale değildir; kişinin iç dünyasıyla, duygularıyla ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürmeyi hedefleyen bir süreçtir. Klinik deneyimimde en etkili yol, kişinin acısını beden üzerinden değil, söz üzerinden ifade edebildiği bir alan yaratmaktır.
Psikoterapinin ilk adımı, kişinin yoğun duygularını tanıyabilmesi ve bunlara dil verebilmesidir. Dürtüsel eylemler, zamanla yerini daha düşünülmüş, daha toleranslı içsel tepkilere bırakır. Özellikle özşefkatin gelişmesi, kişinin kendine yönelen saldırganlığı yumuşatmasında önemli bir dönüm noktasıdır.
Psikanalitik terapi, kendine zarar verme davranışının ardındaki bilinçdışı çatışmaları anlamaya odaklanır:
Kişinin kime öfkeli olduğu, suçluluğunun kaynağı, cezalandırma arzusu, bedene neden bu rolün verildiği… Tüm bu süreç aydınlandıkça, davranışın zorlayıcı niteliği çözülmeye başlar; kişi acısını bedene değil, ilişki içine ve söze taşıyabilir.
Bu süreçte diğer terapi yaklaşımları da destekleyici olabilir:
- Destekleyici terapiler, kişinin baş etme becerilerini güçlendirir.
- Duygu düzenleme odaklı çalışmalar, kişinin yoğunlukla baş edebilmesini kolaylaştırır.
Ailelerin ve yakın çevrenin rolü de kritik öneme sahiptir. Genç bireylerde özellikle, yargılayıcı veya sorgulayıcı olmayan bir tutum, iyileşme sürecinin güvenli temelini oluşturur. Aileye düşen görev, davranışın ardındaki acıyı görebilmek ve “Neden yaptın?” yerine “Nasıl hissettin?” sorusuyla yaklaşabilmektir.
Terapi sürecinin önemli bir parçası da, “kendine zarar vermek” yerine “kendine iyi gelme” yollarını keşfetmektir:
- Duyguyu sözel ifade etmek
- Kağıda yazmak
- Beden farkındalığı çalışmaları
- Nefes ve düzenleme teknikleri
- Güven veren ilişkileri güçlendirmek
Bu yollar, kişinin acısını beden üzerinden değil, daha olgun ve sürdürülebilir bir biçimde ifade etmesine yardımcı olur.
Tedavi, bir davranışı ortadan kaldırmaktan çok daha fazlasıdır: kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi yeniden inşa etmesi, içsel acıyı taşıyabileceği bir kapasite geliştirmesi ve bedene yönelen saldırganlığı yaşama yönelik bir güce dönüştürmesi sürecidir.
Kendine Zarar Veren Kişiye Nasıl Yaklaşılır?
Kendine zarar veren birine yaklaşırken en önemli ilk adım, yargıyı askıya alabilmektir. Suçlayıcı, sorgulayıcı ya da “Neden böyle yaptın?” tonundaki cümleler kişinin daha da içine kapanmasına yol açar. Bu davranışı “dikkat çekmek” olarak görmek, çoğu zaman gencin acısını küçümsemektir; aslında verilmek istenen mesaj çoğu zaman şudur:
“Zorlanıyorum, beni duyun.”
Aile ve yakın çevre için temel öneriler:
- Sakin, yumuşak ve açık bir iletişim kurmak
- Davranışa değil, duygulara odaklanmak
- Gencin kendini anlatabilmesi için yargısız bir alan açmak
- Gerektiğinde profesyonel destek için rehberlik etmek
Ailenin görevi çözüm üretmek değil, güvenli bir zemin oluşturmak ve kişinin duygularını konuşabileceği bir kapı aralamaktır.
Psikanalitik Perspektiften Kendine Zarar Verme
Psikanalitik bakış açısında kendine zarar verme davranışı, çoğu zaman bilinçdışı suçluluk duygusu ve buna eşlik eden kendini cezalandırma arzusu ile ilişkilidir. Kişi, ifade edemediği öfkesini ya da çatışmalı duygularını dış dünyaya yöneltemediğinde, bedeni bir hedef hâline getirebilir. Ancak bu davranışı yalnızca saldırganlık üzerinden okumak yeterli değildir; asıl belirleyici olan, kişinin düşünebilme ve sembolize edebilme kapasitesidir.
Sembolizasyon ve Sözelleştirme Kapasitesi Nedir?
Sembolizasyon kapasitesi, kişinin yaşadığı duyguları, dürtüleri ve çatışmaları zihinsel temsillere dönüştürebilme, yani onları düşünebilme ve anlamlandırabilme becerisidir. Bu kapasite sayesinde birey, yaşadığı acıyı doğrudan eyleme dökmek yerine, söze, düşünceye ya da ilişkiye taşıyabilir.
Sözelleştirme ise, sembolizasyonun ilişkisel alandaki karşılığıdır. Kişi, hissettiklerini kelimelere dökebildiğinde, duygular bedende birikmek zorunda kalmaz. Psikanalitik kuramda bu kapasite, ruhsal düzenlemenin en temel araçlarından biri olarak kabul edilir.
İnsan Neden Eyleme Döker? (Acting Out)
Sembolizasyon ve sözelleştirme kapasitesi yeterince gelişmediğinde ya da geçici olarak çöktüğünde, kişi yaşadığı duyguları düşünemez. Düşünülemeyen duygu, zihinde tutulamaz; bu durumda duygu eyleme dökülür. Psikanalitik literatürde bu süreç acting out (eyleme dökme) olarak adlandırılır.
Kendine zarar verme, bu bağlamda bir acting out biçimi olarak değerlendirilebilir. Kişi, söyleyemediğini yapar; düşünemediğini bedeni üzerinden ifade eder. Bu, bilinçli bir tercih değil; ruhsal kapasitenin o an için yetersiz kaldığı bir durumdur.
Bedene Yönelen Mesaj: Diğerine Ulaşma Çabası
Bu eylemin bir diğer önemli yönü, “kendine saldırarak diğerine mesaj verme” dinamiğidir. Kişi, benliğine yönelttiği acı aracılığıyla çoğu zaman sevgi duyduğu ama aynı zamanda öfkelendiği kişiye şu mesajı iletmeye çalışır:
“Beni fark et. Bana yaklaş. Beni anla.”
Bu nedenle bedene yönelen saldırganlık, çoğu zaman sevilen nesneye yönelmiş ancak ifade edilememiş öfkenin yer değiştirmiş hâlidir. Duygu doğrudan ilişkiye giremediğinde, beden bir sahneye dönüşür.
Terapide Ne Değişir?
Terapi sürecinde, bu eylemlerin ardındaki anlamlar yavaş yavaş açığa çıkar. Kişi, acısını bedeni üzerinden değil; söz, düşünce ve ilişki yoluyla ifade etmeyi öğrendikçe, kendine yönelen saldırganlık yumuşar. Sembolizasyon kapasitesi güçlendikçe, eyleme dökme ihtiyacı azalır ve daha olgun bir içsel işleme mekanizması gelişir.
Bu açıdan bakıldığında kendine zarar verme davranışı, “kendine kötülük etme isteği”nden çok, henüz düşünülemeyen bir ruhsal acının ifadesidir. Psikoterapinin temel hedefi de, bu acıyı eylemden söze, bedenden zihne taşıyabilecek kapasiteyi adım adım inşa etmektir.
Ne Zaman Profesyonel Destek Alınmalı?
Aşağıdaki durumlar profesyonel bir değerlendirme gerektirir:
- Davranışın tekrarlayıcı hâle gelmesi
- Yaralanmaların ciddiyetinin artması
- Kişinin ölüm ya da intihar düşüncelerinden söz etmesi
- Yoğun kaygı, çökkünlük, boşluk veya çaresizlik duygusunun belirginleşmesi
Bu işaretler, kişinin duygusal yükünün kendi başına taşıyabileceğinin ötesine geçtiğini gösterir.
Sonuç — Kendine Zarar Vermek: Yardım Çağrısını Duyabilmek
Kendine zarar verme davranışı çoğu zaman “ölmek istemiyorum; bu acıyla nasıl yaşayacağımı bilmiyorum” diyen bir içsel çağrıdır. Kişi ölümü değil, dayanamadığı duyguyu dindirmeyi hedefler.
Psikoterapi, bu acıya şekil veren dili bulmaya yardımcı olur; bedene yönelen saldırganlığı söze, suçluluğu anlama, yalnızlığı ilişkiye dönüştürür. Ve en önemlisi:
Yardım istemek bir zayıflık değil, iyileşmenin ilk adımıdır.
