Yetişkin

Yetişkinlerde Dürtü Kontrol Bozukluğu | Dürtünün Psikodinamiği

Yetişkinlerde Dürtü Kontrol Bozukluğu Dürtünün Psikodinamiği


Yetişkinlerde dürtüsellik çoğu zaman “bir anda kendimi kaybettim”, “ne yaptığımı sonradan fark ettim” ya da “durup düşünmeyi beceremedim” cümleleriyle kendini gösterir. DSM-5 verilerine göre dürtü kontrol bozuklukları, genel erişkin nüfusun yaklaşık %4–7’sini etkiliyor. Bu, aslında düşündüğümüzden çok daha yaygın bir iç çatışmaya işaret eder: insanın içinde beliren bir istek—öfke, haz, rahatlama arayışı ya da gerilim boşaltma ihtiyacı—ego tarafından zamanında düzenlenemediğinde davranış, kontrolün önüne geçer.

Bazı danışanlar bu gerilimi aşırı alışverişle, bazıları ani öfke patlamalarıyla, bazıları riskli kararlarla, bazıları da teknoloji, yemek ya da madde kullanımı üzerinden regüle etmeye çalışır. Bu noktada dürtüsellik ile bağımlılık arasındaki ilişki belirginleşir. Çünkü bağımlılık davranışları çoğu zaman bir “zevk arayışı”ndan çok, tolere edilemeyen duygusal yükten kaçınma ve içsel gerilimi hızlıca yatıştırma girişimidir. Dürtü kontrol bozukluğunda problem, “dürtülerin olması” değil; dürtünün zamanlamasını, yoğunluğunu ve süresini düzenleyememektir. Kişi çoğu zaman ne yaptığını bilir, ancak o anda devreye girmesi gereken içsel mesafe bir türlü oluşmaz.

Bu durum yalnızca psikolojik bir alışkanlık değildir; nörobiyolojik bir altyapısı da vardır. Örneğin Aralıklı Patlayıcı Bozukluk üzerine yapılan geniş ölçekli bir çalışmada, ABD erişkin nüfusunda görülme oranı %7,3 olarak saptanmıştır. Bu oran, öfke, dürtüsellik ve bağımlılık temalarının insanların yaşamlarında ne kadar merkezi bir rol oynadığını gösterir. Çünkü dürtüsel ve bağımlılık örüntüleri çoğu zaman sadece “sabırsızlık” ya da “irade zayıflığı” değildir; kişinin çocukluk yıllarından bugüne taşıdığı, çoğu zaman farkında olmadığı duygusal çatışmaların davranış düzeyindeki yansımalarıdır.

Psikanalitik açıdan bakıldığında, yetişkinlerde dürtüsellik ve bağımlılık; bireyin iç dünyasında çözülmemiş öfke, değersizlik ve kaygı duygularının ego tarafından yeterince düzenlenememesiyle ortaya çıkar. Kişi “kendini tutamadığı” için değil, içsel gerilimle baş başa kaldığında onu taşıyacak yeterli psikolojik alanı olmadığı için harekete geçer. Bu nedenle dürtü kontrol bozukluğunu ve bağımlılık örüntülerini anlamanın yolu, davranışa odaklanmaktan çok, davranışı zorunlu hâle getiren duygusal zemini anlamaktan geçer.

Ben Klinik Psikolog Halil İbrahim Yalçın. Levent’te bulunan kliniğimde yetişkin ve gençlerle psikanalitik yönelimli terapiler yürütüyorum. Bu yazıda, yetişkinlerde dürtü kontrol bozukluğunu ve bağımlılıkla olan ilişkisini; yalnızca yüzeydeki davranışlar üzerinden değil, dürtünün kökenindeki duygusal dinamiklerle birlikte, hem klinik deneyim hem de güncel bilimsel bilgiler ışığında ele alacağım.

Yetişkinlerde Dürtü Kontrol Bozukluğu Nedir?

Yetişkinlerde dürtü kontrol bozukluğu, kişinin zihninde beliren ani bir itkiden davranışa geçişi yeterince düzenleyememesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Burada sorun dürtünün kendisi değil; dürtüyle ego arasında olması gereken “bekleme – düşünme – mesafe koyma” mekanizmasının zayıflığıdır.

Kimi zaman alışverişte, kimi zaman öfkede, kimi zaman ilişkilerde veya teknolojide görünür hâle gelir. Dürtüsel eylemin hemen ardından gelen pişmanlık döngüsü çoğu kişinin tanıdığı bir histir:
“Aslında böyle olsun istememiştim.”

Psikanalitik açıdan bu bozukluk; kişinin geçmişten taşıdığı yoğun duyguların—özellikle öfke, değersizlik ve kaygının—yetişkin ego kapasitesini aşarak davranışı yönetmesiyle ilişkilidir. Yani dürtüsellik, kontrolsüzlükten çok, duygusal yükün davranışı bastırmasıdır.

Psikanalitik literatürde bu durumu “Acting-Out” (Eyleme Dökme) kavramıyla açıklarız. Acting-out, kişinin yaşadığı acı verici duyguyu—örneğin terk edilme korkusunu, değersizlik hissini ya da yoğun öfkeyi—söze dökmek yerine davranışa dökmesidir. Öfkeyle kapıyı çarpmak, ani bir mesaj atmak, kontrolsüz alışveriş yapmak ya da riskli bir karar almak çoğu zaman bir şey “yapmak”tan çok, “canım yanıyor” demenin ilkel ve sessiz bir yoludur.

Bu noktada kişi ne hissettiğini bilmeyebilir; fakat beden ve davranış, zihnin söyleyemediğini ifade eder. Terapide temel hedef, dürtüyü bastırmak değil; eylemi söze çevirebilecek psikolojik alanı oluşturmaktır. Kişi hissettiğini düşündükçe ve adlandırabildikçe, davranışın zorunluluğu azalır; dürtü, egonun yönetebileceği bir mesafeye çekilir.

Dürtüselliğin Psikolojik Kökeni

Dürtüsellik, yüzeyde “ani karar verme” gibi görünse de, psikanalitik açıdan kişinin iç dünyasında id ile ego arasındaki denge mücadelesinin bir sonucudur. İd, anlık haz ve boşalma isterken; ego bu itkileri gerçekliğe, zamana ve ilişkilere uydurmaya çalışır. Dürtü kontrol bozukluğunda ego bu düzenleme görevinde zorlanır ve dürtü, davranışa geçmek için boşluk bulur.

Bu noktada yalnızca “ego zayıflığı”ndan değil, aynı zamanda düşünme ve sözelleştirme kapasitesinin sınırlılığından da söz etmek gerekir. Dürtüsel kişiler, yoğun duygular karşısında içlerinde bu duyguyu tutabilecek, dönüştürebilecek ve anlamlandırabilecek bir kapsayıcı içsel figürden çoğu zaman yoksundurlar. Dürtü yükseldiğinde düşünemez, söze dökemez; çünkü duyguyu zihinde işleyecek psikolojik alan yeterince oluşmamıştır. Bu nedenle dürtü, düşünceye dönüşmeden doğrudan eyleme dökülür.

Bu yapı genellikle daha immatür bir ruhsal örgütlenmeye işaret eder. Dürtüsel kişilerde ego ve üstbenlik işlevleri daha kırılgandır; kişinin değerler dünyası, içsel sınırları ve kendini tutan iç düzenekleri yeterince yerleşmemiştir. Bu nedenle içsel çatışma yaşandığında, davranışı durduracak veya erteleyecek bir iç otorite devreye giremez.

Bu dinamiği anlamak için Haz İlkesi ve Gerçeklik İlkesi ayrımı oldukça açıklayıcıdır. Bebeklikte ruhsal yaşam Haz İlkesi’ne göre işler: İstenilen şey hemen olsun ister. Gelişimle birlikte ego güçlenir ve Gerçeklik İlkesi devreye girer; yani beklemeyi, düşünmeyi ve ertelemeyi öğreniriz. Yetişkinlikte görülen dürtüsellik ise çoğu zaman yoğun stres, kaygı veya ilişki tehdidi altında zihnin geçici olarak bebeksi Haz İlkesi’ne gerilemesidir. Psikanalitik açıdan bu durum bir regresyon olarak değerlendirilir.

Bu boşluk çoğu zaman bastırılmış duygularla ilgilidir. Kişi bastırdığı öfkeyi, değersizlik hissini veya yoğun kaygıyı bilinçdışında taşır; fakat bu duygular biriktiğinde davranış düzeyine sızar. Bu nedenle dürtüsel davranış çoğu zaman bir “patlama” gibi görünse de, aslında uzun süredir taşınan ve düşünceye dökülemeyen duyguların ani bir dışavurumudur.

Erken çocukluk döneminde ebeveynlerin sınır koyma biçimleri de bu kapasitenin temelini oluşturur. Aşırı katı, aşırı esnek ya da tutarsız sınırlar; çocuğun içsel fren mekanizmasının, düşünme kapasitesinin ve duygusal regülasyonunun gelişmesini zayıflatabilir. Böyle bir çocuk, yetişkinliğinde de duygular yükseldiğinde durup düşünmekte zorlanabilir.

Bu dinamikler birleştiğinde ortaya çıkan şey, yetişkinlikte sık gördüğümüz **“tekrar eden davranış döngüleri”**dir. Kişi bilinçli olarak istemediği hâlde aynı davranışı yeniden üretir; çünkü davranışı yöneten şey bilinçli niyet değil, bilinçdışı çatışmadır. Örneğin:

  • İlişkilerde: “Bir daha böyle patlamayacağım” dediği hâlde tartışmada bir anda kontrolü kaybetmek.
  • Alışverişte: Maddi kaygılarına rağmen gerilim yükseldiğinde tekrar ani alışveriş yapmak.
  • Yemek / teknoloji davranışlarında: “Bu kez kendimi tutacağım” demesine rağmen yalnızlık, sıkılma veya öfke yükseldiğinde yemeğe ya da ekrana yönelmek.
  • Riskli karar almada: “Bir daha acele etmeyeceğim” dediği hâlde aynı hızlı kararları tekrar etmek.

Bu döngülerin ortak noktası şudur: Dürtüsel eylem, duygusal acıyı kısa süreliğine uyuşturur.
Kişi davranışı bilinçli olarak seçmez; davranış, içsel gerilimi o an tolere edemeyen benlik tarafından üretilir.

Psikanalitik terapi tam da bu nedenle davranışı değil, davranışı oluşturan bu duygusal çatışmayı çalışır. Dürtü kontrolü öğrenilen bir “disiplin” değil; düşünme, sözelleştirme ve duyguyu taşıyabilme kapasitesinin gelişmesidir. Ego güçlendikçe, dürtü davranışa dönüşmeden önce zihinsel alanda tutulabilir hâle gelir.

Dürtü Kontrol Bozukluğu Belirtileri

Yetişkinlerde dürtüsellik genellikle “o anda kendimi durduramadım” cümlesiyle başlar, fakat klinik olarak tablo bundan çok daha geniştir. Dürtü kontrol bozukluğu, kişinin düşünce ile davranış arasındaki mesafeyi koruyamamasıyla ortaya çıkar. İçsel gerilim yükseldiğinde ego devreden çıkar ve dürtü, davranışı yönetir. Davranış geçtikten sonra ise çoğu kişi yoğun bir pişmanlık, suçluluk ya da utanç yaşar—bu da döngünün kendini beslemesine neden olur.

Belirtiler günlük yaşamda oldukça tanıdık örneklerle görülür:

  • Düşünmeden hareket etme: Bir kararın sonuçlarını tartmaya fırsat kalmadan eyleme geçmek; “sonradan düşününce mantıksız geliyor ama o anda çok doğru hissettiriyor” deneyimi.
  • Riskli davranışlarda artış: Aşırı harcama, trafik öfkesi, sosyal ortamlarda ani çıkışlar, iptal edilemeyen impulsif kararlar.
  • Pişmanlık–suçluluk döngüsü: Dürtüsel davranıştan sonra “neden yine böyle yaptım?” düşüncesiyle kendini eleştirme ve değersizlik hislerinin artması.
  • “Kendini kaybetme” anları: Kişi kısa bir süre için davranışın kontrolünü sanki dışarıdan biri devralmış gibi hissedebilir; bu, psikanalitik açıdan yoğun duyguların egonun kapasitesini aşmasıyla ilgilidir.
  • İlişkilerde sabırsızlık ve öfke çıkışları: Küçük bir tetiklemede büyüyen tepkiler, partnerle ani tartışmalar, iletişim sırasında bekleyememe ve hızla yükselen duygusal yoğunluk.

Bu belirtiler çoğu zaman geçici gibi görünse de, tekrarladıkça kişinin ilişkilerini, iş yaşamını ve benlik saygısını olumsuz etkiler. Psikanalitik çerçeveden bakıldığında dürtüsel bozukluk tedavisi, yalnızca “kontrolsüzlük” kavramı üzerinden değil; düzenlenemeyen duygusal yükler ve bilinçdışında çalışan eski çatışmalar üzerinden ele alınır. Bu nedenle etkili bir tedavi süreci, psikiyatrik hekim değerlendirmesi ve psikoterapinin birlikte yürütüldüğü bütüncül bir yaklaşımı gerektirir.

Dürtü Bozukluğu Neden Olur?

Dürtü kontrol bozukluğunun tek bir nedeni yoktur; biyolojik yatkınlıkla psikolojik çatışmaların ve yetişme tarzının iç içe geçtiği çok katmanlı bir yapısı vardır. Psikanalitik açıdan dürtüsel davranış, yalnızca “kendini tutamamak” değil; kişinin taşıdığı yoğun duygularla baş edemediğinde ortaya çıkan bir düzenleme girişimidir. Bazen nörobiyoloji bu düzenlemeyi zorlaştırır, bazen geçmiş deneyimler, bazen de modern hayatın hız kültürü bu yükü artırır.

Nörobiyolojik faktörler:
Dopamin ve serotonin dengesizlikleri, beynin ödül–ceza ve fren sistemlerinin çalışmasını etkiler. Dürtü ortaya çıktığında “bekleme” ve erteleme kapasitesi azalabilir. Bu biyolojik yatkınlık tek başına belirleyici olmasa da, dürtüsel ve bağımlılık eğilimleri için bir zemin oluşturur.

Travmatik yaşam deneyimleri ve duygusal ihmal:
Çocuklukta duygulara yeterince karşılık bulamamak; öfke, kaygı ve boşluk hissinin bastırılarak yetişkinliğe taşınmasına neden olur. Bu birikim, özellikle stres anlarında davranışa sızarak impulsif patlamalar yaratabilir. Bağımlılık davranışları (oyun, teknoloji, yeme vb.) bu noktada, taşınamayan duyguların kısa süreliğine uyuşturulma yolu hâline gelir.

Kişilik yapılanmaları:
Borderline örgütlenme, bipolar duygudurum dalgalanmaları veya bazı obsesif kişilik özellikleri; duygusal toleransın, sabrın ve içsel sürekliliğin daha kırılgan olmasına yol açabilir. Bu yapılarda dürtü yalnızca ani bir istek değil, aynı zamanda benliğin bütünlüğünü korumaya yönelik bir acil regülasyon hamlesidir. Bu nedenle dürtüsellik ve bağımlılık sıklıkla birlikte görülür.

Modern yaşamın hız kültürü:
Sürekli bildirimler, anında haz veren dijital uyaranlar, oyunlar, sosyal medya ve performans baskısı; kişinin durma, düşünme ve kendini sınırlandırma kapasitesini giderek zayıflatır. Psikanalitik açıdan bu kültür, bireyin içsel boşluğunu ve duygusal huzursuzluğunu anlık uyaranlarla doldurma eğilimini güçlendirir. Oyun bağımlılığı, teknoloji bağımlılığı ve hatta bazı içerik tüketim örüntüleri (anime, dizi maratonları vb.) bu zeminde şekillenir; ortak payda çoğu zaman dürtüselliktir.

Tüm bu etkenler birleştiğinde, kişi gerilim yükseldiğinde içsel alanını koruyamaz ve davranış kendiliğinden devreye girer. Bu yüzden dürtüselliği anlamak, sadece davranışa bakmakla değil; davranışı zorunlu hâle getiren duygusal, gelişimsel ve biyolojik mekanizmaları birlikte değerlendirmekle mümkündür.

Dürtüsellik Testi Var mı?

Dürtüselliği tek başına ölçen “mükemmel” bir test yoktur; çünkü dürtüsel davranış, sayısal bir skorla değil, kişinin duygusal kapasitesi ve içsel düzenleme becerisiyle birlikte değerlendirilir. Ancak klinik ortamda bazı psikometrik araçlar, bu eğilimi anlamaya yardımcı olur. En sık kullanılan testlerden biri Barratt Impulsiveness Scale (BIS-11) olup, kişinin dikkat, planlama ve motor dürtüsellik düzeyini anlamaya yönelik kapsamlı bir ölçektir. Bu tür değerlendirmeler, tek başına tanı koymaktan ziyade, kişinin içsel düzenleme profilini haritalandırmayı sağlar.

Dürtüsellik aynı zamanda kişinin kendi gözlemiyle de anlaşılabilir. Terapide sıkça duyduğum sorulardan biri şudur:
Kendimi durdurmak için bir anım oluyor mu, yoksa doğrudan davranışa mı geçiyorum?

Kişi bu küçük “duraklama anını” fark edemiyorsa, dürtünün davranışı ne kadar hızlı ele geçirdiğini anlamak kolaylaşır. Bu nedenle klinik testler kadar kişinin kendi içsel deneyimini tanıması da önemlidir; dürtüsellik çoğu zaman dışarıdan çok, içeriden hissedilerek fark edilir.

Dürtü Kontrol Bozukluğu Tedavisi

Dürtüsellik, yalnızca “davranışı değiştirmek”le çözülen bir mesele değildir; çünkü davranışı üreten şey çoğu zaman bilinçdışı bir çatışma, düzenlenemeyen bir duygu ya da geçmişten taşınan bir örüntüdür. Bu nedenle tedavide temel amaç, dürtüyü bastırmak değil, dürtünün hangi duygusal ihtiyaca yanıt verdiğini anlamak ve kişinin içsel düzenleme kapasitesini güçlendirmektir. Tedavi süreci çoğu zaman psikanalitik terapi, bilişsel-davranışçı teknikler ve bazı durumlarda psikiyatrist desteğinin bir araya geldiği bütüncül bir çerçevede ilerler.

Psikoterapi Yaklaşımı

Başlıca hedefler:

  • Psikanalitik terapi ile dürtülerin kökenine inmek
  • Farkındalık kazandırma ve “erteleme kapasitesi” geliştirme
  • Duygusal düzenleme becerilerinin yeniden öğrenilmesi


Psikanalitik terapi, dürtüsel davranışın arkasındaki duygusal çatışmayı, erken dönem ilişkisel deneyimleri ve tekrarlayan örüntüleri anlamaya odaklanır. Kişi terapi sürecinde “neden yine böyle davrandım?” sorusunu davranış üzerinden değil, duygunun kökeni üzerinden keşfetmeye başlar. Bu anlayış geliştikçe ego kapasitesi genişler, kişi duygu yükseldiğinde onu taşımayı ve zamana yaymayı öğrenir. Psikanalitik terapinin temel katkısı, kişiye bir “içsel fren” mekanizması kazandırmasıdır; bu mekanizma disiplinle değil, içgörüyle oluşur.

Bilişsel Davranışçı Teknikler

Temel hedefler:

  • Düşünce–duygu–davranış döngüsünü fark etmek
  • Tetikleyici durumları yönetme stratejileri geliştirmek

    BDT teknikleri, dürtüyü tetikleyen anları haritalandırmayı sağlar. Kişi hangi duyguda, hangi düşüncede davranışı kontrol etmekte zorlandığını anlamaya başlar. Bu farkındalık; alternatif davranış planları oluşturma, yüksek riskli durumları öngörme ve tepkileri geciktirme becerisini güçlendirir. Psikanalitik çalışmaya kıyasla daha “şimdi ve burada” odaklıdır; birlikte kullanıldığında oldukça etkili bir çerçeve oluşturur.

İlaç Tedavisi Gereken Durumlar

Dikkate alınan durumlar:

  • Ağır dürtüsel bozukluklarda psikiyatrist desteği
  • Birçok durumda ilaçsız tedavinin mümkün olması

Bazı ağır dürtüsel davranışlarda, özellikle öfke patlamaları, kendine zarar verme eğilimleri veya yoğun dürtüsel impulslar varsa psikiyatrist desteği önemlidir. İlaç tedavisi, kişinin duygusal eşiğini düzenleyerek terapiye daha sağlıklı katılımını sağlar. Bununla birlikte, vakaların önemli bir kısmında ilaç zorunlu değildir; dürtüsellik çoğunlukla terapiyle, özellikle psikanalitik çalışmayla anlamlandırılabilir ve yönetilebilir hâle gelir.

Dürtüsellik ve Günlük Yaşam

Dürtüsellik yalnızca klinik bir kavram değil; kişinin günlük yaşamını, ilişkilerini ve iş performansını doğrudan etkileyen bir dinamik. Dışarıdan “sabırsızlık” gibi görünse de, psikanalitik açıdan bu durum çoğu zaman kişinin duygusal yükü taşımakta zorlanması ve içsel gerilimi hızlıca boşaltma ihtiyacıdır. Bu nedenle dürtüsellik, bazen işyerinde bir cümleye sığar, bazen ilişkide bir bakışa; fark edilmediğinde ise yaşam kalitesini belirgin şekilde düşürür.

  • Sosyal ilişkilerde ve iş hayatında dürtü kontrolü: Dürtüsel davranan kişiler sıkça “yanlış anlaşıldıklarını” hissederler. İş toplantısında hızlı tepki vermek, ilişkide sabır gösterememek, anlık öfkeyle gereğinden büyük tepkiler vermek benlik saygısını ve ilişkisel güveni zedeler. Burada temel mesele davranış değil; davranışın altındaki taşınamayan duygu yüküdür. Ego kapasitesi güçlendikçe kişi duyguyu daha uzun süre tutabilir ve tepkisini zamana yayabilir.
  • Teknoloji bağımlılığı ve anlık tepki kültürü: Bildirimlerin, hızlı tüketilen içeriklerin ve “hemen şimdi” kültürünün hakim olduğu bir dünyada dürtüsellik daha da görünür hâle gelir. Telefonu kontrol etme ihtiyacı, anında cevap verme baskısı veya sosyal medyadaki duygusal tetiklenmeler, kişinin zaten kırılgan olan düzenleme kapasitesini zorlar. Psikanalitik açıdan bakıldığında teknoloji, çoğu yetişkin için “duyguyu hafifletme” işlevi görür; bir yandan rahatsızlık yaratır, diğer yandan rahatlatır.
  • “Kendini durdurmak” mümkün mü? – bilinçli farkındalık pratikleri: Dürtüyü tamamen yok etmek mümkün değildir; ancak dürtü ile davranış arasındaki alanı genişletmek mümkündür. Terapi bu alanı büyütür, farkındalık pratikleri ise bu alan içinde kalmayı kolaylaştırır. Basit bir nefes farkındalığı, bedeni hissetme anı veya “şu anda ne oluyor?” sorusu bile davranışı geciktirebilir. Bu gecikme—saniyeler bile olsa—egonun tekrar kontrolü ele almasını sağlar. Psikanalitik açıdan bakıldığında “kendini durdurmak”, kendini kısıtlamak değil; duyguyu taşıyabilmek demektir.

Ne Zaman Profesyonel Destek Alınmalı?

Dürtüsellik çoğu insanın zaman zaman yaşadığı bir deneyimdir; ancak bazı durumlarda bu davranış, kişinin yaşamını yönetmesini zorlaştıracak düzeyde tekrar etmeye başlar. Özellikle kontrolün kaybedildiği anlar arttığında, kişinin içsel kapasitesi bu yükü tek başına taşıyamaz hâle gelir. Böyle zamanlarda profesyonel destek almak, yalnızca sorunları çözmek için değil, kişinin kendini yeniden kurabilmesi için önemli bir adımdır.

  • Davranışların tekrar etmesi ve kontrol kaybı hissi:
    “Bir daha yapmayacağım” demenize rağmen kendinizi aynı davranışın içinde buluyorsanız, bu genellikle bilinçdışı bir çatışmanın davranışı yönettiğine işarettir.
  • İlişkilerde zarar verme ve pişmanlık döngüsü:
    Ani öfke, kırıcı sözler, geri çekilme ya da aşırı tepkiler ilişkilerde tekrar eden bir örüntü hâline geliyorsa, bu dürtüselliğin ilişkisel boyutunun güçlendiğini gösterir.
  • Ani öfke, alışveriş ve riskli kararlar:
    Duygusal gerilimin yükseldiği anlarda kontrolsüz alışveriş yapmak, iş veya ilişkilerle ilgili hızlı ve keskin kararlar almak, trafikte agresifleşmek gibi davranışlar kişinin işlevselliğini belirgin biçimde etkiler.
  • Uzmanla görüşmenin katkısı:
    Terapi sürecinde dürtünün nasıl doğduğu, hangi duygunun davranışı tetiklediği ve kişinin kendi iç dünyasında hangi döngüleri tekrar ettiği adım adım anlaşılır. Psikanalitik yaklaşım, davranışı baskılamak yerine onun anlamını çözmeyi sağlar; böylece kişi hem kendine hem ilişkilerine daha istikrarlı bir şekilde yaklaşabilir.

Profesyonel destek almak, bir “zayıflık” değil; içsel dünyayı ciddiye alan bir güç göstergesidir.

Sonuç

Dürtü kontrolü, duyguları bastırmak değil; onları anlamak ve taşıyabilmektir. Dürtüsel davranışı yöneten şey çoğu zaman mantıksızlık ya da irade eksikliği değil, kişinin farkında olmadığı ve o anda tolere edemediği duygusal çatışmalardır. Psikoterapi, bu çatışmaları görünür kılar; kişi hem dürtülerinin kökenini fark eder hem de onları yönetebilecek içsel kapasiteyi adım adım geliştirir.

Dürtüselliğin en zorlayıcı yanlarından biri, kişinin çoğu zaman kendine zarar verdiğini fark etmesi ama durduracak gücü o anda bulamamasıdır. Bu durum bir “ego yokluğu” değil; egonun gözlemleme, değerlendirme ve duyguyu taşıma işlevlerinin henüz yeterince gelişmemiş ya da yoğun duygular altında geçici olarak devre dışı kalmış olmasıyla ilgilidir. Kişi kendine zarar vermeyi seçmez; içsel gerilimi başka türlü düzenleyemediği için zarar verici davranış, o an için tek çıkış yolu gibi hissedilir.

Ego yeterince güçlü olmadığında, bireyin yalnızca kendisiyle ilişkisi değil, başkalarıyla kurduğu ilişkiler de kırılgan hâle gelir. Dürtüsellik; sınır koymayı zorlaştırır, kişiyi yönetilmeye, manipülasyona ve duygusal olarak zarar görmeye daha açık bir konuma getirebilir. Çünkü ego zayıfsa, kişi olan biteni dışarıdan izleyip değerlendirecek mesafeyi kuramaz; ne hissettiğini, neye razı olduğunu ya da nerede kendine zarar verdiğini çoğu zaman ancak davranıştan sonra fark eder.

Psikanalitik terapide amaç, bu davranışları “yanlış” ya da “zararlı” diye etiketlemek değil; neden gerekli hâle geldiklerini anlamaktır. Kişi kendine verdiği zararı yargılamadan ele alabildiğinde, bu davranışların ardındaki acı ve ihtiyaç görünür hâle gelir. Bu görünürlük, egonun güçlenmesi ve kişinin hem kendisiyle hem de başkalarıyla daha güvenli ilişkiler kurabilmesi için temel bir adımdır.

Yetişkinlikte değişim her zaman mümkündür.
İçgörü özgürlük getirir—çünkü kişi kendini anladıkça, yalnızca davranışları üzerinde değil; kendine nasıl davrandığı, sınırlarını nasıl koruduğu ve ilişkilerde nasıl var olduğu üzerinde de gerçek bir söz hakkı kazanmaya başlar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir