Terapistler İçin

Ergen Psikolojisi Kavramları

ERGEN PSİKOLOJİSİ KAVRAMLARI

Ergen Psikolojisi Kavramları

AKRAN: Ergenlik döneminde akran; yaş, gelişimsel süreçler, ilgi alanları ve yaşam deneyimleri bakımından bireye yakın olan, ergenin evin sunduğu kimlikten sıyrılarak “Ben kimim?” sorusuna anne babasının gözlerinde değil, kendi hizasındaki bakışlarda yanıt aradığı ve bu yolculukta kendisine eşlik eden, karşılıklı etkileşimde bulunduğu kişidir.

AKTARIM: Ergenin erken dönem nesne ilişkilerinde geliştirdiği duygu, arzu ve çatışmaları, bilinçdışı bir biçimde bugünkü ilişkilerinde yeniden canlandırmasıdır. Ergen, geçmişte önemli figürlerle kurduğu ilişkilerin izlerini akranlarına ve diğer önemli kişilere taşıyarak onları, kendi iç dünyasındaki ilişki temsilleri doğrultusunda deneyimleyebilir. Böylece geçmiş, bugünkü ilişkinin içinde yeniden sahnelenir.
ARA ALAN: Ergenin iç dünyası ile dış gerçeklik arasında kurduğu; ne bütünüyle kendisine ne de dış dünyaya ait olan, oyun, hayal, kültür ve yaratıcılık aracılığıyla deneyimlediği ruhsal alandır. Ergenlikte bu alan, çocukluk dünyasından ayrışma ile yetişkin dünyasına katılma arasındaki geçişte önem kazanır. Ergen; müzik, edebiyat, sanat, arkadaşlıklar ve kurduğu hayaller aracılığıyla kimliğini sınar, arzularını keşfeder ve içsel çatışmalarına biçim verir. Ara alan, ergenin henüz tam olarak kim olduğunu bilmeden, kim olabileceğini deneyimleyebildiği bir geçiş alanıdır.

AYNA İŞLEVİ: Bireyin kendi benliğini ve duygusal deneyimlerini, önemli ötekilerin kendisine verdiği tepkiler aracılığıyla tanıması ve anlamlandırmasıdır. Ergenlik döneminde akranların bakışları, tepkileri ve kabulü; ergenin kendisini nasıl algıladığını ve kimliğini nasıl şekillendirdiğini etkiler. Ergen, akranlarının gözlerinde kendisine dair bir imge ararken bir yandan kendisini tanımaya, diğer yandan başkalarından ayrışarak kendi kimliğini oluşturmaya çalışır. Bu anlamda akran, ergenin kendisini gördüğü, tanıdığı ve kimi zaman da yeniden kurduğu bir ayna işlevi görebilir.

AYRILIK KAYGISI: Bireyin bağ kurduğu ve duygusal güvenliğini dayandırdığı nesneden ayrılma ya da bu nesneyi kaybetme ihtimali karşısında yaşadığı kaygıdır. Ergenlik döneminde bu kaygı, ergenin ebeveynlerinden bağımsızlaşma arzusu ile onlara duyduğu duygusal ihtiyaç arasındaki çatışmada belirginleşir. Ergen bir yandan kendi kimliğini kurmak ve özerkleşmek isterken diğer yandan alışık olduğu güvenli bağları kaybetmekten korkabilir. Bu nedenle ayrılma, ergen için yalnızca ebeveynden uzaklaşmak değil, tanıdığı benlikten ve güvenli dünyadan da uzaklaşmak anlamına gelebilir.

AYRIŞMA-BİREYLEŞME: Bireyin bakım verenle kurduğu ilk bağı korurken ondan psikolojik olarak ayrışması ve kendine özgü bir benlik geliştirme sürecidir. Ergenlikte bu süreç ergen, ebeveynlerinin değer ve beklentilerinden uzaklaşarak kendi isteklerini, düşüncelerini ve kimliğini oluşturmaya çalışmasıyla yeniden belirginleşir. Ancak bağımsızlaşma arzusu, ebeveynlerine duyduğu ihtiyaç ve onları kaybetme kaygısıyla çatışabilir. Dolayısıyla ergenlikte ayrışma-bireyleşme, bağları koparmak değil, ilişkileri sürdürürken ayrı ve özerk bir birey olabilmektir.
2
BASTIRMA: Kişinin kabul etmesi zor, kaygı verici ya da çatışma yaratan duygu, düşünce ve dürtülerinin bilinçdışına itilmesidir. Ergenlikte bedensel değişimler, cinsel dürtüler, öfke ve bağımsızlaşma arzusu içsel çatışmalara yol açabilir. Ergen, bu duygu ve istekleri bilinçli olarak fark etmeksizin bastırabilir. Ancak bastırılan içerikler bütünüyle ortadan kalkmaz; rüyalarda, davranışlarda veya duygusal tepkilerde dolaylı biçimde kendini gösterebilir.

BEDEN İMAGOSU: Bireyin kendi bedenine ilişkin içsel imgesini ve bedenini nasıl algıladığını ifade eder. Ergenlikte bedensel değişimler, cinsel olgunlaşma ve başkalarının bakışları, ergenin beden imgesini yeniden şekillendirir. Ergen, bedenini yalnızca fiziksel özellikleri üzerinden değil, özdeğeri ve başkaları tarafından nasıl görüldüğü üzerinden de değerlendirebilir. Bu nedenle beden imagosu, ergenin değişen bedenini ruhsal dünyasına ve benlik algısına nasıl dahil ettiğini anlamak açısından önemlidir.
BENLİK: Bireydeki ruhsal olguların birbirine bağlı ve anlamlı bir örgütlenmesidir. Benliğin işlevi; alt benliğin isteklerini, üst benliğin söyledikleri ve dış gerçek ile bir arada yürütebilmesidir.

BENLİK İDEALİ: Bireyin olmak istediği, ulaşmayı arzuladığı ve kendisi için örnek aldığı benlik tasarımını ifade eder. Ergenlikte ebeveynlerin beklentileri, akran grupları ve toplumsal idealler doğrultusunda şekillenen bu tasarım yeniden sorgulanır. Ergen, nasıl biri olmak istediğini belirlemeye ve kendi değerlerini oluşturmaya çalışır.

BİRİNCİL ANNELİK MEŞGULİYETİ: Winnicott’ın annenin doğum öncesinde başlayıp doğumdan sonra devam eden, bebeğin ihtiyaçlarına yoğun biçimde odaklandığı özel ruhsal durumu için kullandığı kavramdır. Ergenlik açısından bu kavram, erken dönemde bakım verenle kurulan ilişkinin bireyin güven duygusu ve özerklik gelişimi üzerindeki etkileri üzerinden düşünülebilir. Ergenin bağımsızlaşırken ihtiyaç duyduğu güveni geliştirmesinde, erken bakım ilişkisinin sağladığı duygusal temel önem taşır.

CİNSEL DÜRTÜ: Bireyi cinsel hazza ve doyuma yönelten ruhsal enerjidir. Ergenlikte bedensel ve hormonal değişimlerle birlikte cinsel dürtüler belirginleşir ve ergenin ruhsal dünyasında yeni çatışmaların ortaya çıkmasına neden olabilir. Ergen, cinsel isteklerini bir yandan anlamlandırmaya ve yaşamına dahil etmeye çalışırken diğer yandan aile değerleri, toplumsal normlar ve kendi kaygılarıyla karşı karşıya kalabilir. Bu süreç, cinselliğin yanı sıra kimlik gelişimini ve başkalarıyla kurulan duygusal ilişkileri de etkiler.

CİNSİYETLER ARASI FARK: Bireyin biyolojik cinsiyet farklılıklarını ve bunlara yüklenen ruhsal anlamları nasıl algıladığı ve içselleştirdiği ile ilişkilidir. Ergen, bedensel ve cinsel gelişimin belirginleşmesiyle kendi cinsiyetini, cinsel kimliğini ve başkalarıyla ilişkilerini yeniden anlamlandırabilir. Bu süreçte çocukluk döneminden gelen özdeşimler, ebeveynlerle ilişkiler ve toplumsal cinsiyet beklentileri etkili olabilir. Böylece cinsiyetler arası fark, ergenin yalnızca bedensel farklılıkları değil, bunların benlik algısı ve ilişkileri açısından taşıdığı anlamları da keşfettiği bir alan hâline gelir.
3
DEPRESİF KONUM: Melanie Klein’ın kuramında bireyin sevdiği nesnenin hem iyi hem de olumsuz yönleri olabileceğini fark etmesi ve onu bütünlüklü biçimde algılamaya başlamasıdır. Ergenlikte bu durum, ebeveynlere yönelik ambivalan yani ikircikli duyguların, yani aynı kişiye karşı hem sevgi hem öfke hissedebilmenin kabul edilmesiyle görülebilir. Ergen, ebeveynlerine kızsa veya onlardan uzaklaşmak istese de onları sevmeye devam edebildiğini fark eder. Böylece çelişkili duygularını bir arada taşıma, suçlulukla baş etme ve ilişkilerindeki karmaşıklığı kabul etme kapasitesi gelişir.

DÜRTÜ ÇATIŞMASI: Bireyin istek ve arzuları ile içselleştirdiği yasaklar, değerler ve beklentiler arasında yaşadığı ruhsal çatışmadır. Ergenlikte cinsel dürtülerin yoğunlaşması ve bağımsızlaşma arzusunun artması, çocukluk döneminden gelen çatışmaları yeniden gündeme getirilmesine neden olabilir. Ergen, kendi isteklerini gerçekleştirmek isterken ebeveynlerinin onayını kaybetmekten korkabilir veya arzularıyla değerleri arasında kalabilir. Bu çatışmalar kaygıya yol açarak bastırma gibi savunma mekanizmalarının devreye girmesine de neden olabilir.

ENSEST ARZUSU: Oidipal çatışma bağlamında çocuğun karşı cinsten ebeveyne yönelik bilinçdışı libidinal yatırımı ve aynı cinsten ebeveynle rekabetiyle ilişkilendirilir. Ergenlikte dürtüsel yaşamın yeniden canlanmasıyla Oidipal arzular ve bunlara eşlik eden yasak, suçluluk ve kaygılar yeniden etkinleşebilir. Ergenin bu çatışmaları çözümlemesi, ebeveynlerden ruhsal olarak ayrışmasını ve libidinal yatırımlarını aile dışındaki nesnelere yöneltmesini içerir.

ENSEST TABUSU: Ensest arzularına sınır koyan ve öznenin aile içi libidinal bağlardan ayrışarak aile dışındaki nesnelere yönelmesini sağlayan temel yasağı ifade eder. Ergenlikte dürtüsel yaşamın yeniden canlanmasıyla Oidipal arzular ve bunlara eşlik eden yasak, suçluluk ve kastrasyon kaygısı yeniden etkinleşebilir. Ensest tabusu, bu çatışmaların düzenlenmesinde ve ergenin ebeveynleriyle kurduğu çocukluk nesne ilişkilerinden ayrışarak kendi arzu dünyasını oluşturmasında belirleyici bir işleve sahiptir.

EYLEME VURMA (ACTING OUT): Bireyin söze dökemediği, bilinçdışında tuttuğu çatışma ve duygularını davranışları aracılığıyla ifade etmesidir. Ergenlikte yoğunlaşan dürtüler ve içsel çatışmalar söze dökülemediğinde risk alma, öfke patlamaları veya otoriteye karşı gelme gibi davranışlarla dışa vurulabilir.

İÇE ATMA (INTROJECTION) : Dış nesnenin ruhsal temsilinin benlik dünyasına alınarak içsel bir nesne hâline getirilmesidir. Ergenlikte erken nesne ilişkileri ve ebeveyn imgeleri, yoğunlaşan dürtüler ve özerkleşme ihtiyacıyla birlikte yeniden işlenebilir. Ergen, içe attığı nesnelerin beklenti ve yasaklarını kendi arzularıyla çatışma içinde deneyimleyebilir; bu süreç, benliğin ve üst benliğin yapılanmasında etkili olur.

İÇSEL NESNE: Bireyin erken dönem ilişkilerinde deneyimlediği bakım veren kişilerin ve bu ilişkilerle bağlantılı duygu, beklenti ve temsillerin ruhsal dünyasında içselleştirilmiş biçimidir. Ergenlikte ebeveynlerle kurulan ilişkiler yeniden sorgulanırken bu içsel nesneler de yeniden işlenir. Ergen, ebeveynlerinden bağımsızlaşmaya çalışsa da onların içselleştirilmiş seslerini, yasaklarını ve beklentilerini kendi ruhsal dünyasında taşımaya devam eder. Bu içsel nesneler, ergenin kendilik algısını, ilişkilerini ve suçluluk ya da güven duygularını etkiler.
4
İDEAL BENLİK: Bireyin kendilik tasarımını ve narsisistik arzularını yansıtan, olmak istediği kusursuz benlik imgesidir. Ergenlikte çocukluk özdeşimlerinin ve ebeveyn imgelerinin yeniden işlenmesiyle bu imge dönüşebilir. Ergen, ideal benliği ile mevcut benliği arasındaki mesafeyi deneyimlerken narsisistik incinme, yetersizlik ve değersizlik duyguları da yaşayabilir. Bu gerilim, benlik değerinin düzenlenmesinde ve kimlik oluşumunda etkili olur.

İNKAR: Bireyin kaygı yaratan bir gerçekliği, duygu ya da düşünceyi ruhsal olarak kabul etmemesiyle işleyen bir savunma mekanizmasıdır. Ergenlikte bedensel değişimler, cinsel dürtüler, ayrışma ihtiyacı ve yetişkinliğe geçişin yarattığı kaygılar karşısında ergen, yaşadığı değişimleri veya bu değişimlerin anlamını inkâr edebilir. Böylece benliğini zorlayan çatışmalardan geçici olarak korunmaya çalışır; ancak inkâr, çatışmanın kendisini ortadan kaldırmaz.

KARŞIT ÖZDEŞİM: Ergenin ebeveynleriyle kurduğu özdeşimden uzaklaşarak onların temsil ettiği değer ve tutumların tersini benimsemesi üzerinden kimliğini şekillendirmesidir. Ebeveynin beklentilerine karşı çıkmak, onların yaşam biçimini reddetmek ya da tam tersi bir kişilik sergilemek, ergenin özerkleşme çabasına hizmet edebilir. Bununla birlikte, bu karşıtlık görünürde bir uzaklaşma olsa da ergenin benliğini hâlâ ebeveyn figürüne göre tanımladığını ve ruhsal ayrışma sürecinin devam ettiğini de gösterebilir.

KASTRASYON: Psikanalitik kuramda bireyin arzusunun sınırlandırılması, yasakla karşılaşması ve her şeye sahip olamayacağını kabul etmesiyle ilişkili ruhsal bir kavramdır. Ergenlikte cinsel dürtülerin yeniden canlanması ve ebeveynlerden ayrışma süreci, çocukluk dönemindeki Oidipal çatışmaları ve kastrasyon kaygısını yeniden gündeme getirebilir. Ergen, arzularının sınırlarını ve kendi eksikliğini kabullenirken ebeveynlerin otoritesinden bağımsızlaşmaya, arzusunu düzenlemeye ve başkalarının ayrı birer özne olduğunu tanımaya yönelir.

KASTRASYON KAYGISI: Freud’un kuramında bireyin arzuları nedeniyle cezalandırılacağına veya değerli bir şeyini kaybedeceğine ilişkin bilinçdışı korkuyu ifade eder. Oidipal çatışma bağlamında çocuk, ebeveyne yönelik arzularının ve rakip ebeveyne duyduğu düşmanlığın cezalandırılacağı korkusunu yaşayabilir. Bu kaygı, arzuların bastırılmasında ve ebeveyn otoritesinin içselleştirilmesinde rol oynar; daha geniş anlamda ise bireyin yasaklarla, kayıp ihtimaliyle ve kendi arzularının sınırlarıyla karşılaşmasını temsil eder.

KENDİLİK: Heinz Kohut’a göre bireyin süreklilik ve bütünlük taşıyan bir “ben olma” deneyimine sahip olmasıdır. Kendilik, erken dönemde bakım verenin aynalayıcı tepkileri ve idealize edilen figürlerle kurulan özdeşimler aracılığıyla gelişir; kişinin özdeğerini, tutkularını ve amaçlarını düzenlemesini sağlar. Kohut’a göre bu ihtiyaçlar yeterince karşılanmadığında kendilik kırılganlaşabilir ve kişi değersizlik ya da boşluk duyguları yaşayabilir. Ergenlikte akranların onayı, idealleştirilen kişiler ve kimlik arayışı, kendilik bütünlüğünün yeniden düzenlenmesinde önemli rol oynar.
,
5
KİMLİK DAĞINIKLIĞI: Ergenin çocukluk döneminde geliştirdiği özdeşimleri, değerleri ve benlik algısını tutarlı bir kimlik içinde bütünleştirmekte zorlanmasıdır. Ebeveynlerinden ayrışarak kendi kimliğini oluşturmaya çalışırken farklı özdeşimler arasında gidip gelebilir, kendisini ve hayattaki yerini tanımlamakta güçlük yaşayabilir. Bu durum, geçmişteki benlik algısı ile yeni deneyimleri arasında süreklilik kurmakta zorlanmasını yansıtır.

LİBİDO: Freud’un kuramında cinsel dürtülerle ilişkili olan ve ruhsal yaşama enerji sağlayan dürtüsel enerjidir. Ergenlikte bedensel ve hormonal değişimlerle birlikte cinsel dürtülerin yoğunlaşması, libidinal enerjinin yeniden düzenlenmesine ve ebeveynlerden bağımsız yeni nesne ilişkilerine yönelmesine zemin hazırlar. Bu süreçte ergen, hem dürtülerini hem de bunlara eşlik eden çatışmaları ve toplumsal yasakları anlamlandırmaya çalışır.

NARSİSTİK KIRILMA: Kişinin kendilik değerini ve bütünlüğünü koruyan idealize edilmiş benlik algısının bir hayal kırıklığı, eleştiri ya da reddedilme karşısında sarsılmasıdır. Ergenlikte bedensel değişimler, akranların onayı ve beğenilme ihtiyacı kendilik değerinin daha hassas hâle gelmesine neden olur. Beklentilerinin karşılanmaması veya önem verdiği kişiler tarafından kabul görmemesi, ergende yoğun utanç, yetersizlik ve değersizlik duygularına yol açabilir.

NESİL FARKI: Nesil farkı, ebeveynler ile ergen arasındaki değer, düşünce ve yaşam biçimi farklılıklarının ötesinde, kuşakların dünyayı farklı ruhsal deneyimler ve özdeşimler üzerinden anlamlandırmasıdır. Psikanalitik açıdan ergenin ebeveynlerinden ayrışarak kendi kimliğini kurabilmesi için onların değerlerini sorgulaması ve kimi zaman reddetmesi gerekir. Bu süreçte ortaya çıkan çatışmalar, ergenin bireyleşmesine alan açarken ebeveynlerin de kendi beklentileriyle yüzleşmesini gerektirebilir.

NESNE KAYBI: Kişinin sevgi, güven ve duygusal yatırım yönelttiği nesneyi kaybetmesi ya da onunla kurduğu ilişkinin değişmesiyle yaşadığı ruhsal kayıptır. Ergenlikte çocukluk dönemine ait ebeveyn imgelerinin ve bağımlılık ilişkisinin dönüşmesi, ergenin hem çocukluk benliğinin bazı yönlerini hem de ebeveynlerini idealize ettiği biçimleri geride bırakmasını gerektirir. Bu nedenle ergenlik, gerçek kayıpların yanı sıra büyümeye ve ayrışmaya eşlik eden sembolik kayıpların da yaşandığı bir dönemdir.

NESNE YATIRIMI: Kişinin libidinal enerjisini bir kişiye, nesneye ya da ilişkiye yöneltmesidir. Ergenlikte bedensel ve ruhsal değişimlerle birlikte bu yatırımın yönü dönüşür; ebeveynlere yönelik yoğun duygusal bağlılık kısmen azalırken akranlara, romantik ilişkilere ve ebeveyn dışındaki figürlere yönelim artar. Bu süreç, ergenin ebeveynlerinden psikolojik olarak ayrışarak bağımsız ilişkiler kurmasının ve kimliğini geliştirmesinin bir parçasıdır.

OTİSTİK KONUM: Bireyin dış dünyayla ve nesne ilişkileriyle bağının görece zayıfladığı, ruhsal yatırımın daha çok kendi iç dünyasına yöneldiği bir durumu ifade eder. Ergenlikte bedensel değişimler, yoğun dürtüler ve kimlik çatışmaları karşısında ergen, dış dünyanın taleplerinden uzaklaşarak fantezilerine ve içsel yaşantılarına çekilebilir. Bu geri çekilme, bir yandan ruhsal bütünlüğünü koruma ve içsel çatışmalarını düzenleme işlevi görürken diğer yandan dış nesnelerle ilişki kurmasını zorlaştırabilir. Böylece ergen, kendi iç dünyasına sığınarak değişen kendiliğini anlamlandırmaya çalışırken dış dünyayla bağını geçici olarak sınırlandırabilir.
6
ÖDİPAL ÇATIŞMA: Ergenlikte ödipal çatışma; bedensel olgunlaşmayla birlikte çocukluktaki ebeveyne yönelik bilinçdışı arzuların ve rekabetin yeniden alevlenmesi, bu tekinsiz yakınlıktan duyulan suçluluk ve kaygı nedeniyle ergenin de-idealizasyon ile birlikte duygusal ve cinsel yatırımını akranlar, ilk aşklar gibi aile dışındaki yeni nesnelere aktarma mücadelesidir.

ÖDİPAL YENİDEN CANLANMA: Çocukluk döneminde yaşanan ödipal çatışmaların ergenlikte cinsel dürtülerin yeniden yoğunlaşmasıyla birlikte tekrar etkin konumda olmasıdır. Ergen, ebeveynlerine yönelik bilinçdışı arzularını ve rekabet duygularını yeniden deneyimleyebilir; bu durum ebeveynlerle ilişkilerinde çatışmalara, kıskançlığa veya otoriteye karşı çıkışlara yansıyabilir. Bu çatışmaların yeniden işlenmesi, ergenin ebeveynleriyle kurduğu çocukluk bağlarından ruhsal olarak ayrışmasına ve libidinal yatırımlarını aile dışındaki ilişkilere yöneltmesine katkıda bulunur.

ÖZDEŞİM: Bireyin başka bir kişinin özelliklerini, değerlerini ve davranış biçimlerini bilinçdışı süreçlerle kendi benliğine katarak kişiliğini şekillendirmesidir. Ergenlikte ebeveynlerle kurulan özdeşimler yeniden sorgulanırken akranlar, öğretmenler, sanatçılar veya idealize edilen diğer figürler yeni özdeşim kaynakları hâline gelir. Ergen, bu figürlerin özelliklerini benimseyerek kimliğini oluşturmaya çalışırken bazı yönlerini reddedebilir, bazılarını ise kendi benliğinin bir parçası hâline getirebilir. Bu süreç, ebeveynlerden ayrışarak daha bağımsız ve bütünlüklü bir kimlik geliştirmesinde önemli rol oynar.

ÖZERKLİK: Bireyin kendi isteklerini, düşüncelerini ve kararlarını başkalarının beklentilerinden ayırt edebilmesi ve kendi ruhsal yaşamının sorumluluğunu üstlenebilmesidir. Ergenlikte bu süreç, ebeveynlere duyulan bağımlılığın azalması ve onların değerlerinin sorgulanmasıyla belirginleşir. Ergen, ebeveynleriyle kurduğu özdeşimleri yeniden değerlendirerek kendi arzularını ve sınırlarını tanımaya çalışır. Psikanalitik açıdan özerklik, ebeveynlerden tamamen kopmak değil, onlarla kurulan bağı korurken onlardan ruhsal olarak ayrışabilmektir.

PARANOİD-ŞİZOİD KONUM: Melanie Klein’ın kuramında, kişinin nesneyi iyi ve kötü yönleriyle bir bütün olarak algılamakta zorlandığı; bölme ve ilkel yansıtma gibi savunmaların öne çıktığı erken ruhsal örgütlenmeyi ifade eder. Ergenlikte yoğun duygular ve yakınlık kurma ile incinme korkusu arasındaki gerilim, ergenin insanları ya tamamen iyi ya da tamamen kötü değerlendirmesine ve ilişkilerden uzaklaşmasına yol açabilir. Bu açıdan paranoid-şizoid konumla ilişkili savunmalar, ergenin çelişkili duygularını ve bağımlılık ihtiyaçlarını yönetme çabası olarak düşünülebilir; ancak ergenlikteki her içe çekilme bu konumda olunduğunu göstermez.

PREÖDİPAL DÖNEM: Çocuğun ödipal çatışmalarının belirginleşmesinden önce, özellikle anne ya da temel bakım verenle kurduğu erken ilişkilere odaklanan gelişim evresidir. Bu dönemde kendilik algısının, temel güven duygusunun ve ilk nesne ilişkilerinin temelleri atılır. Ergenlikte ebeveynlerden ayrışma ve kimlik oluşturma süreci, bu erken ilişkilerde edinilen güven, bağımlılık ve ayrılık deneyimlerini yeniden gündeme getirebilir. Böylece ergenin özerkleşme çabası, yalnızca güncel ebeveyn ilişkileriyle değil, erken dönem ilişkilerinin ruhsal izleriyle de bağlantılı olabilir.
7
SAHTE KENDİLİK: Winnicott’a göre bireyin gerçek duygu, istek ve ihtiyaçlarını korumak ya da çevresinin beklentilerine uyum sağlamak amacıyla geliştirdiği kendilik örgütlenmesidir. Ergenlikte kişi, ailesi veya akranları tarafından kabul görmek için kendi arzularını geri plana atarak onların beklentilerine uygun bir kimlik sergileyebilir. Dışarıdan uyumlu ve başarılı görünse de bu durum kendi istekleriyle çevresine sunduğu benlik arasında bir uzaklık yaşamasına neden olabilir. Aynı zamanda ergenin kendi gerçek ihtiyaçlarını tanımasını ve özgün bir kimlik geliştirmesini zorlaştırabilir.
TÜMGÜÇLÜLÜK: Kişinin kendi arzularının, düşüncelerinin ve ruhsal gücünün dış gerçeklik üzerinde sınırsız bir etkisi olduğuna dair bilinçdışı inancıdır. Ergenlikte yoğunlaşan dürtüler ve çocukluk dönemindeki tümgüçlü fanteziler yeniden etkinleşebilir; ergen kendisini her şeye muktedir hissederek bağımlılığını ve sınırlarını inkâr edebilir. Bu tutum, bir yandan omnipotent kontrol fantezileriyle dış nesneler üzerinde hâkimiyet kurma çabasını, diğer yandan çaresizlik ve yetersizlik duygularına karşı geliştirilen narsistik bir savunmayı yansıtabilir.

YANSITMALI ÖZDEŞİM: Kişinin benliğinde tolere edemediği duygu ve ruhsal parçalarını bilinçdışı olarak nesneye yansıtmasının yanı sıra, nesneyi bu parçaları taşıyacak ve deneyimleyecek biçimde etkilemeye yönelik ilkel bir savunma mekanizmasıdır. Ergenlikte yoğunlaşan saldırgan dürtüler, bağımlılık ihtiyaçları ve değersizlik duyguları bu savunma aracılığıyla ebeveynlere veya akranlara aktarılabilir. Ergen, kendi içinde bütünleştiremediği duyguları nesne üzerinden deneyimlerken nesneyle kurduğu ilişkiyi de bu duygular etrafında şekillendirebilir. Böylece içsel çatışma, yalnızca ruhsal dünyada kalmayıp kişilerarası ilişkide de yeniden canlanır.

*Ergen Psikolojisi Sözlüğü çalışması Klinik Psikolog Halil İbrahim Yalçın ve Psikolog Zeynep Öztuğcu tarafından hazırlanmıştır.

*İzinsiz alıntı yapılamaz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir